Gezi-Seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi-Seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2010 Pazartesi

Orta Avrupa'nın İncileri - Budapeşte 2. Bölüm


Budapeşte'de hala görülecek çok yer, yapılacak çok şey var. İşte görülmesi gereken yerlerden bir tanesi de Tuna Nehri kenarında bulunan görkemli Parlamento Binası. Macar fethinin 1000. yıldönümü kutlamaları sonrası kentin gelişmesi hızlanmış ve Macaristan'ın çeşitli tarzlarda tasarlanmış en önemli yapıları inşa edilmiş. Parlamento Binası da işte bu yapıtların başında geliyor. Buraya kırmızı renli ( M2 ) metro hattıyla ya da 2 - 2A nolu tramvay hattıyla gelebilirsiniz.

1884 - 1902 yılları arasında inşa edilen Parlamento Binası, Kossuth Lajos Meydanı'nda, Tuna Nehri kenarında bulunuyor. Bir proje yarışması sonucu seçilen bina, İmre STEİNDL tarafından Neo - Gotik tarzda inşa edilmiş. Şu ana ülkenin en büyük binası konumunda olan Parlamento Binası, Almanya ve İngiltere'den sonra Avrupa'nın üçüncü büyük parlamentosu. 18.000 metrekarelik bir alanda inşa edilen binanın, 691 tane odası bulunuyor. Dış cephesinde 300 adet heykel bulunan binanın 27 ayrı kapısı buluyor ve süslemeler için 40 kilogram altın kullanıldığı söyleniyor.

Parlamento Binası'nın hemen karşısında bulunan Etnografya Müzesi, Parlamento Binası seçimi için yapılan proje yarışmasının adaylarından bir tanesiymiş. Oldukça görkemli bir yapı olan Etnografya Müzesi, Rönesans ve Barok tarzı mimarisi ile dikkatlerden kaçmıyor. İçerinde 170.000 parça eserin sergilendiği çeşitli müzeler bulunuyor. Bu binanın hemen yanında bulunan Tarım Bakanlığı binası da Neo - Klasik tarzda inşa edilmiş, dikkat çekici bir bina. Hemen yanında 1956 yılının Başbakanı'nın Komünizm'den halkın yanına geçişini simgeleyen Imre Nagy Anıtı bulunuyor. Anıtın 200 metre kadar ilerisinde ise 1905 yapımı, Neo - Klasik tarzdaki binada  Macar Televizyon Merkezi bulunuyor.

Parlamento Binası'nın arka kısmında Transilvanya Prensi İkinci Ferenc RAKOCZİ'nin bronz heykeli bulunuyor. Macarların çok sevdiği ve önemsediği Ferenc Rakoczi, verdiği bağımsız mücadelesi sonrası hayatını uzun yıllar sürgünde geçirmiş. Bu sürgün dönemlerinin sonlarına doğru Tekirdağ'a yerleşen Rakoczi burada vefat etmiş. Günümüzde oturduğu ev restore edilerek kendi adıyla bir müzeye dönüştürülmüş.


Parlamento Binası'nın hemen yanıbaşında bulunan Attila JOZSEF'in heykeli 1980 tarihli. Toplumcu, gerçekçi ve radakil bir şair olarak tanınan Jozsef, 32  yaşında intihar ederek hayatına son vermiş. Gördüğünüz üzere Kossuth Lajos Meydanı'nda görülecek epey bir yer bulunuyor. Şehrin önemli meydanlarından birini adını veren Kossuth Lajos, Macar halkı tarafından çok sevilen, " geçici " sıfatıyla da olsa ilk Cumhurbaşkanıymış. Avusturya'ya karşı verilen bağımsızlık savaşı sonrası Kütahya'ya sürgüne gönderilmiş ve 1851 yılına kadar burada yaşamış. Kütahya'da halen Kossuth Evi Müzesi ziyaret edilebiliyor.

Parlamento Binası'ndan yürüyerek de ulaşabileceğiniz Zincirli ya da Arslanlı Köprü'nün Peşte tarafında bulunan Roosvelt Meydanı'na kadar gitmişken Gresham Sarayı'nı, Macar Bilimler Akademisi'ni ve Aziz Istvan Bazilikası'nı görebilirsiniz.

Tuna Nehri üzerinde kurulmuş olan ve Buda ile Peşte'yi birbirine bağlayan dokuz adet köprüden yedisi trafiğe açık. Bu köprülerden en çok kullanacağınız köprüler Margit Köprüsü, Zincirli ya da Arslanlı Köprü, Elizabeth ve Özgürlük Köprüleri'dir. Tuna Nehri üzerinde bulunan ve Macar halkının özellikle yaz mevsiminde sayfiye ve piknik alanı olarak tercih ettikleri Margit Adası'na gitmek için Margit Köprüsü'nü kullanmak gerekiyor. Köprünün her iki tarafından da yürüyerek gidebileceğiniz adayı biz 26 nolu otobüs ile gezmeyi tercih ettik. Otobüsün son durağının adanın dışında olduğunu bilmeden tabiki. Arpat Köprüsü'nden geçerek adadan ayrıldık ve otobüsten hiç inmeden aynı güzergahtan bindiğimiz yere geri döndük. Kiralık bisiklet ya da küçük arabalarla adayı daha detaylı gezebilirsiniz. Burada Yüzüncüyıl Anıtı'nı, Hajos Olimpik Havuz Tesisi'ni, 14. yüzyıldan kalma Fransisken Kilisesi'nin harabelerini, Palatinus Kıyısı'nı, 1911 yılında yapılan 57 metrelik su kulesini, 13. yüzyıldan kalma Domiken Kilisesi ve Manastırı'nı ve Margit Siziget Termal Oteli ile Japon Bahçesi'ni görebilirsiniz. Adanın sonunda da Bodor Kuyusu bulunuyor.

Ve şehrin en süslü ve dikkat çekici köprüsü Zincirli ya da Arslanlı Köprü ... Köprü, 1839 - 1849 yılları arasında yapılmış. Tierney CLARK tarafından tasarlanan köprü, Adam CLARK tarafından tamamlanmış. 380 metre uzunluğundaki köprü zamanının bir mühendislik harikası olarak tanımlanmaktadır. Köprünün her iki tarafında birer kule bulunan köprünün yine her iki tarafının girişinde 2 adet arslan heykeli bulunuyor. Rivayete göre bu taş heykelleri yapan Janos MARSCHALKO, eserlerinin kusursuz olduğunu düşünüyormuş. Ama küçük bir çocuğun ağzı açık olan arslanların dilinin olmadığını söylemesi sonucu üzüntüden dolayı intihar etmiş. Ama arslanların dilinin olduğu ama ilk bakışta farkedilemediği söyleniyor. Bence de dilleri mevcut.

Zincirli Köprü'den sonra Elizabeth Köprüsü'nü göreceksiniz. Diğer köprülerde olduğu gibi yaya olarak da bu köprüden karşıya geçebilirsiniz. Bu köprünün Peşte tarafında bulunan Erzsebet Meydanı'ndan Budapest Sightseeing turu yapabilirsiniz. Yaklaşık 2.5 saat süren, hem Buda hem de Peşte'de toplam 14 noktada mola veren, Türkçe dahil 22 dilde şehri tanıtan turun bitiş noktası da aynı yerde. Şehri başlangıçta  hızlı bir şekilde turlamak için ideal bir tur. Tur, sabah 10.00 - 12.00 arası 30 dakikada bir, 12.00 - 16.00 arası ise saatte bir düzenleniyor. Bu turun maliyeti ise 4.000 Forint civarında.


Elizabeth Köprüsü'nün Peşte ayağının hemen yakınından kalkan Tuna Nehri tekne turları da Budapeşte'ye gidince yapılması gereken aktivitelerden bir tanesi. Gündüz ve gece ayrı fiyatlandırmaları olan bu tur sayesinde nehrin her iki yakasındaki tarihi bina ve kiliselerin ( Parlamento Binası, Gellert Tepesi, Matthias Kilisesi gibi )  hikayelerini dinleyebilirsiniz. Gündüz turları Margit Adası'nın etrafında ve içerisinde dolaşırken gece turları Margit Adası'na gelmeden geri dönmektedir. Türkçe dahil 30 dilde anlatılan turun fiyatına iki içecek dahil. Gündüz turu için kişi başı yaklaşık 11,-Euro ödemeniz gerekirken, gece turu için yaklaşık 18,-Euro ödemeniz gerekiyor. Her iki turunda seyir zevki farklı. Özellikle gece turunda ışıklandırmalarla şehrin farklı bir büyüsüne kapılabilirsiniz. Tekne girişinde broşür alırken tur esnasında gösterilen tanıtım Dvd'lerini gördük ve aldık. Ücretsiz olup olmadığı konusunda bir fikrimiz yok. Ama güzel bir hediye oldu bizim için. Detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.


Buda ile Peşte'yi birbirine bağlayan bir diğer köprü de Özgürlük Köprüsü. Köprünün Peşte tarafında hal binası, Buda tarafında ise Gellert Oteli ve Kaplıca Tesisi bulunuyor. 1894 - 1899 yılları arasında yapılan köprü, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra orjinaline sadık kalınarak yeniden yapılmış. Köprünün üzerinde Macar efsanelerindeki Turul kuşları ile kraliyet armaları bulunuyor.

Son olarak, Budapeşte'nin yer altı ve yer üstü ulaşımından bahsetmek istiyorum. Şehrin Peşte tarafında ulaşım sorunu  yaşamayacağınıza kesinlikle emin olabilirsiniz. Sarı, kırmızı ve mavi olamak üzere 3 ayrı metro hattı bulununan şehirde tramvay ve otobüs hatları da oldukça yaygın. Her üç metro hattının buluşma noktası ise Deak Fer Meydanı. Alacağınız tek bir kartla hepsini istediğiniz kadar kullanabildiğinizi tekrar hatırlarmak isterim.

Budapeşte'nin Peşte tarafından bu kadar. Bir dahaki yazımda şehrin Buda tarafını tanıtmaya çalışacağım.

25 Kasım 2010 Perşembe

Orta Avrupa'nın İncileri - Budapeşte 1. Bölüm



Uzun bir bayram tatili sonrası işe ve İstanbul'a tekrar nasıl alışacağım diye düşünüyordum ama her ikisi de hemen hissettiriverdi varlıklarını. Yani kaldığım yerden devam ediyorum. Eşimle 9 günlük bayram tatilinde nereye gidelim diye çok düşündük. Malum hem mevsimlerden kış hem de ben her geçen ay biraz daha ağırlaşıyorum. Sonunda kararımız Orta Avrupa'nın incileri olan Budapeşte - Viyana - Prag turundan yana oldu.

Bayram nedeniyle yaşanan yoğunluğa rağmen her zamanki gibi tatile Pronto Tur ile çıktık. Evet, alışkanlık haline geldi Pronto Tur bizde. 7 gece - 8 gün olarak satılan ama aslında 7 gece - 7 gün olan turumuzun başlangıç noktası Macaristan'ın başkenti Budapeşte oldu. Yaptığımız araştırmalar ve öğrendiklerimiz neticesinde hazırlıklarımızı tamamladık ve Sabiha Gökçen Havaalanı'ndan kalkacak uçağımız için 19.00 civarı havaalanına gittik. Yaşadığımız ilk olumsuzluk da burada gerçekleşti. Çünkü uçağımız teknik bir arızadan dolayı 23.00'a ertelenmişti. Sonuçta Türkiye saati ile 01.00 gibi Budapeşte'ye ulaştık.

Budapeşte'yi keşfetmek için 2 tam günümüz vardı ve bunun yarım günü panoramik şehir turu ile geçti. Konakladığımız otel olan ve Peşte'de Vacı Ut ( Vacı Caddesi ) da bulunan İbis Budapest Otel'den şehir merkezine ulaşımın kolay ve rahat olması artı bir durumdu. Hemen önünden binebileceğiniz metro ile şehir merkezine 10 dakikada ulaşabiliyorsunuz. Kahramanlar Meydanı'na yürüyerek 10 dakika mesafede olduğunu ama otelin 3 yıldızlı ve kusursuz olmadığını da belirtmeliyim.

Ayrıntılı bilgilere girmeden önce kısaca Budapeşte'yi özetlemek istiyorum. Bizim bulunduğumuz süre içerisinde mevsim normallerinin çok üzerinde bir sıcaklığa sahip olduğu için ayrıca kalbimi fetheden şehri keşfetmek ve tanımak çok eğlenceli ve kolay. Rahatlıkla edinebileceğiniz şehir haritası ve 24 - 72 saat ya da bir hafta geçerli olan Budapeşte Kart ile Budapeşte'yi metro - tramvay - otobüs ile ve / veya yaya olarak gezebilirsiniz. Bir köprüden Buda'ya geçip diğer köprüden Peşte'ye geri dönebileceğiniz kadar rahat bir şehir. Avrupa Birliği'ne dahil olmasına rağmen kullanılan para birimi Forint. 1 Euro da 274 Forint ediyor.

Budapeşte ... Tuna Nehri'nin ikiye böldüğü şehrin bir tarafı Buda, diğer tarafı ise Peşte olarak geçiyor. Buda tarafı ne kadar tepelik ve yokuşlara sahip ise, Peşte tarafı o kadar düz ve geniş bir alana sahip. Zaten Peşte tarafında ulaşım çok daha rahat bu nedenle. Şehri ikiye bölen Tuna Nehri üzerinde 7 tane köprü bulunuyor. Bunlardan Margit, Szechenyi ( Zincirli ya da Arslanlı ), Erzsebet ( Elizabeth ) ve Szabadsag ( Özgürlük ) köprüleri en çok göreceğiniz ve kullanacağınız köprüler. Özellikle Zincirli köprü, şehrin en popüler, süslü ve ilgi çeken köprüsü durumunda.



Budapeşte'de yapılacak pek çok şey, görülecek pek çok yer bulunuyor. Bunların başında ise Hösök Tere yani Kahramanlar Meydanı geliyor. Turistlerin ve tur otobüslerinin ilk uğradıkları yer olarak da tanımlayabiliriz burayı. Andrassy Caddesi'nin sonunda bulunan bu meydan Macaristan tarihinin onurlu bir dönemine adanmış. Meydanı karşınıza aldığınızda sol tarafta Güzel Sanatlar Müzesi'ni, sağ tarafta ise Mücsarnok  Sanat Sarayı'nı göreceksiniz. Biz gittiğimizde Güzel Sanatlar Müzesi'nde Botero ve Gustav Klimt'in sergileri vardı. Ama pazartesi günleri müzeler kapalı olduğu için gezemedik. Meydanda tam karşınızda, sağ ve sol tarafta bulunan yarım ay şeklindeki Binyıl Anıtı'nı görebilirsiniz. Bu anıtın tam ortasında ise tanınmış 7 Macar kral ve politikacılarının heykellerini ve büyük orta sütunun üzerinde de kutsal Macar hacını tutan Cebrail'in figürü bulunuyor. Güzel Sanatlar Müzesi'nin sağ tarafındaki caddeden yürüyerek  Hayvanat Bahçesi'ni, Sirk alanını ve hemen karşısındaki Szechengi Kaplıcası'nı, Vajdahunyad Kalesi'ni ve kışın buz pistine dönüşen gölü görerek Varos Liget'i yani şehri parkını gezebilirsiniz. Özellikle Szechengi Kaplıcası'nın kapısından içeri girmenizi duvarları incelemenizi tavsiye ederim. Gerçekten çok etkileyici. Bu bölgeye şehir meydanından sarı renkli ( M1 ) metro hattıyla ulaşabilirsiniz.




Kahramanlar Meydanı'na sırtınızı döndüğünüzde karşınıza Andrassy Caddesi çıkacaktır. Sarı renkli metro hattı da bu caddenin altında yer almaktadır. Bu cadde , Türk Konsolosluğu'nun  da bulunduğu şehrin önemli ve güzel caddelerinden birisi. Biz caddenin sonlarına doğru yer alan Opera Binası'na kadar metro ile gitmeyi tercih ettik. Binanın özellikle ön cephe süslemeleri çok etkileyici. Ana girişin iki yanındaki nişlerde Macaristan'ın en önemli bestecilerinden Ferenc ERKEL ve Franz LİSZT'in figürleri bulunuyor. Opera Binası'nın içinde rehberli tur yapabilir, hediyelik eşya mağazasından bir şeyler alabilirsiniz. Buradan çıkıp Peşte'nin ve üç ayrı metro hattının merkezi olan Deak Fer Ter'e ( Deak Fer Meydanı ) yürüyerek gidebilirsiniz. Bu yürüyüş sırasında siz de bir kahve molası vermek isterseniz Cafe Costa'ya uğrayabilirsiniz. Burada da insanları köpekleriyle rahat rahat oturduklarını görünce şaşırmayın lütfen. Bu görüntüyle sık sık ve her yerde karşılaşacaksınız çünkü.




Deak Fer Meydanı'ndan Deak Fer Ut ( Deak Fer Caddesi ) boyunca 300 - 400 metre yürüdüğünüzde Vörösmarty Meydanı'na ulaşacaksınız. Burada görmeniz gereken ilk yer Gerbeaud Pastanesi. İsviçreli şekerci Emil GERBAUD tarafından 1858 yılında kurulmuş olan bu pastanenin dikkatinizi ve sizi içerisine çekmemesi mümkün değil. Pek çok  pasta alternatifi bulunan pastanenin en meşhur pastalarından biri Dobos Turta. Pastayı  kahve ile denemeyi ihmal etmemelisiniz. Pastanenin hemen önündeki metro durağı olan Vörösmarty Ter durağı, Macarlara göre Avrupa'nın ilk metro istasyonu. Pastanenin hemen karşısında ise şair Mihaly VÖRÖSMARTY'e adanmış ve 1908 yılında dikilmiş olan anıt bulunuyor.




Onyedinci yüzyıl sonunda harap halde olan Peşte, 19. yüzyılda imar projeleri çerçevesinde yeniden inşa edilmiş. Bu durumu en net şekilde görebileceğiniz yer ise Vörösmarty Meydanı'ndan başlayan Vacı Utca ( Vacı Sokağı) . Bu sokak boyunca New Yorker, Zara, Mango, Bershka, H&M gibi alışveriş mağazaları, cafeleri, tarihi ve dışı resim, rölyef ve heykellerle süslü bina, kilise ve sarayları, hem yerel hem de Nordsee, Burger King gibi fast food tarzı restaurantları, hediyelik eşya tezgahlarını, döviz bürolarını ve eğlenceli - eğlendiren insanları bir arada görmeniz mümkün. Oldukça uzun bir sokak olan Vacı Sokağı'nın bittiğini düşündüğünüz yerde alt geçitten karşıya geçerek kaldığınız yerden Özgürlük Köprüsü yakınlarına kadar devam edebilirsiniz. Bu sokak Peşte'de en çok vakit geçirebileceğiniz yerlerden birisi. Hem alışveriş hem de yemek için alternatifler çok. Ayrıca sokağın ilk bölümünün sonunda ( No: 31 ), sağ tarafta bulunan Molnar's Kürtöskalacs 'ta Macaristan'ın yerel tatlısı olan baca tatlısını yiyebilirsiniz. Bu tatlı, şekerli hamurun bir silindir etrafına dolanıp mangal üzerinde döndürülerek pişirilmesi suretiyle yapılıyor. Akabinde isteğe göre şeker, tarçın, çikolata, fındık, hindistan cevizi, vb. parçalara bulanarak servis edilir. İsterseniz hemen orada sıcak bir tane yiyebilirsiniz. Bir porsiyonu bir kişi için fazla geliyor, baştan söyleyeyim. Fiyatı da 800 forint , yaklaşık 3 Euro.


Sokağın diğer tarafı daha çok yemek yeyip, içebileceğiniz, hediyelik eşya alabileceğiniz mağazalarla ve kiliselerle dolu. Üstelik hemen hemen her akşam bu kiliselerde klasik müzik konserleri veriliyor. Sokağın sonunda Fövam Meydanı'na ulaşacaksınız. Burada hemen solda bulunan Anna Cafe biraz olsun dinlenmek için güzel bir tercih olabilir. Hemen yanında bulunan Burger King ile ortak kullandıkları tuvaletleri de rahatlıkla kullanılabilir. Aynı birliktelik sokağın diğer tarafında da geçerli tabiki.




Meydanda muhakkak görmeniz gereken yer, dış görüntüsüyle hemen farkedeceğiniz Central Market ( Nagyvasarcsarnog - hal binası ). Binanın içerisine girince ne kadar farklı bir yere geldiğinizi anlıyorsunuz. Giriş katında etlerin, tavukların, sebze ve meyvelerin satıldığı yerin üst katında hediyelik eşyalar ve yeme - içme yerleri bulunuyor. Oldukça büyük bir alana kurulmuş olan bu hal binasında yerel halkın içerisine karışabilir ve uygun fiyatlı alışveriş yapabilirsiniz.


Giriş kapısının hemen karşısındaki köşede bulunan Cosmo Card'ta fotoğraf çektirip, Budapeşte görüntüleri ile hazırlanmış digital fotoğraf kartına anında bastırabilirsiniz. Biz burada özellikle meyve - sebze bölümünde oldukça güzel zaman geçirip alışveriş yaptık.

Anlatılacak o kadar çok şey var ki, lafı çok fazla uzatmamak için devamı bir sonraki yazımda olacak...

18 Eylül 2010 Cumartesi

Balkanlar'da 6 Ülke Serüveni - Üsküp ve Kosova

Serüvenimizin son iki günündeyiz artık. Güzel olan her şeyin bir sonu var derler ya, bu da öyle bir son olacak bizim için. Ohrid'de geçirdiğimiz harika iki günden sonra istikamet Makedonya'nın başkenti Üsküp. Bu yolculuk sırasında göreceğimiz ilk yer ise Gostivar...

Şar Dağları'nın arasından, Vardar Ovası'nda geçerek Gostivar'a ulaşabiliyorsunuz. Gostivar, Üsküp'ten sonra Makedonya'da en çok Türk'ün yaşadığı şehir. Bu durumu pek çok yerde görebileceğiniz Türkçe tabelalardan da anlamanız mümkün. Avrupa Kayak Şampiyonası'nın yapıldığı Mavrova Milli Parkı, bu şehrin sınırları içerisinde bulunuyor. Biz şehri otobüsten inmeden gezdik. 1566 yılında Osmanlılar tarafından yapılan saat kulesi, şehrin simgesi olmuş. Şara ve Galicnik denilen peynirleri, Kaymaçina isimli meşhur tatlılarıve Şar denilen çobak köpekleri de şehre özgü şeyler arasında. Gosti kelimesi " Misafir " geliyormuş. Bu da şehir halkının ne kadar misafirperver olduğunun bir göstergesi olsa gerek.


Gostivar'dan sonra hedef Kalkandelen yani Tetova şehri. Makedonya'nın kuzeybatısında, Şar Dağları'nın eteklerine ve Pena Nehri'nin kenarına kurulmuş bir şehir Tetova. Üsküp ve Manastır'dan sonra ülkenin üçüncü büyük kenti durumunda. Bizim Kalkandelen'e varış saatimiz cuma namazı saatini buldu. Burada göreceğimiz ilk yer Kanuni Sultan Süleyman'ın vezirlerinden Sersem Ali Baba tarafından 16. yüzyılda yaptırılan, Bektaşi Harabati Baba Tekkesi. Asıl adı Server Ali Paşa olan Sersem Ali Baba birden Bektaşiliğe geçmiş ve rütbelerini söküp, Balkanlar'daki bu tekkeye yerleşmeye karar vermiş. Bu nedenle Kanuni Sultan Süleyman kendisine " Sersem " demiş ve adı da bundan sonra Sersem Ali Baba olarak kalmış. Sersem Ali Baba'dan sonra tekkeye Harabati Baba hizmet vermiş. Bu nedenle tekkenin adı Harabati Baba ismiyle de anılıyor.


Tekke oldukça büyük ve geniş bir alana kurulmuş. Avlunun içerisinde bir çok bina, çeşme ve geçmişte tekkeye hizmet etmiş olan kişilerin mezerları bulunuyor. Biz tam da cuma namazı saati gittiğimiz için her yer namaz kılmaya gelenlerle doluydu. O yüzden pek de rahat gezemedik. Tekkede bazı çevrelerce yapılan işgaller nedeniyle tek göz odada yaşayan Derviş Baba ile sohbet etme şansını bulduk. Yapılan baskı ve işgal sonucu tekkenin dervişi ve müritleri ibadetlerini yapamıyorlar. Derviş Baba, burada yaşananlardan dolayı çok üzgün. Dergahın vakfına ait olan taşınmaz malların nasıl ele geçirildiğinden, tekkenin bahçesinde bulunan Erler Meydanı'nın nasıl işgal edilip cemevi dene kısmın nasıl camiye dönüştürüldüğünden, inançlarından, ibadetlerinden bahseden Derviş Baba ile uzun süre sohbet ederseniz, eminim siz de orada kalmak isteyeceksiniz. İnançlara saygı göstermeyi hala bilmiyoruz...



Tekke'den sonra göreceğimiz yer Abdurrahman Paşa Camii adıyla da bilinen, Mensure ve Hurşide Hanım adlarındaki iki kardeş tarafından inşa edilen Alaca ( Süslü ) Camii. İki kardeşin hayatları boyunca biriktirdikleri paralarla inşa ettikleri bu cami Unesco tarafından koruma altına alınmış. Hem iç hem de dış süslemeleri ve mimarisi fazlasıyla görülmeye değer. Her iki kardeşin türbesi de caminin avlusunda bulunuyor. Alaca Camii'nden sonra Üsküp'e doğru yola çıkıyoruz.


Üsküp, Makedonya'nın başkenti ve en büyük şehridir. Yahya Kemal BEYATLI'nın ve Rahibe Teresa'nın doğum yeridir Üsküp diğer adıyla Skopje. Vardar Nehri'nin iki tarafına kurulan şehirde, Arnavutlar'ın ve Türk azınlıklarının yaşadığı yer eski Üsküp, Makedonlar'ın yaşadığı yer ise yeni Üsküp olarak adlandırılmaktadır. Taş Köprü, Üsküp'ün önde gelen tarihi eserlerinin başında geliyor. Üsküp'de Türkçe eğitim veren üç İlkokul, bir tane Ortaokul, Yahya Kemal Beyatlı adına da kolej bulunuyor.


Yerel rehber eşliğinde başladığımız Üsküp gezisinde ilk durağımız, Üsküp Kalesi oldu. Kaleye doğru gelirken Amerikan Konsolosluğu'nu göreceksiniz. Ne kadar büyük olduğunu da. Hemen yanında kocaman bir Fransız mezarlığı bulunuyor. Kaleden neredeyse Üsküp şehrini ve Vardar Nehri'ni çok rahat görebiliyorsunuz. Bu kaleden çok net bir şekilde görebileceğiniz bir diğer şey ise, şehrin en yüksek dağı olan Vodno Dağı'nın tepesine dikilmiş olan 33 katlı haç. Müslümanların içinde bulundukları ortam böyle yani. Kalede hala arkeolojik kazılar devam ediyor. Kale'den Eski Üsküp'e doğru yürürken Osmanlı Dönemi'nde yapılmış olan Sveti Spas Kilisesi'ni görebilirsiniz. Dışarıdan oldukça bakımsız görünmesine rağmen içerindeki tahta oymalar görülmeye değer. Osmanlı'nın hoşgörüsü neticesinde yapılan bu kilise ilerleyen zamanda Osmanlı'ya karşı ayaklananların örgütlendiği bir merkez haline dönmüş. Hatta kilisenin avlusunda bu ayaklanmaların başını çeken Gotse DELCHEV'in mezarını da görebilirsiniz. Gotse Delchev, Osmanlı'nın hain olarak nitelendirdiği bir Makedon olmasına rağmen, burada adına müze de açılmış olan bir halk kahramanı durumunda bulunuyor.


Eski Üsküp'e doğru yürürken Mustafa Paşa, İsa Bey ve Murat Paşa camilerini görebilirsiniz. Öğlen yemeğimizi Eski Üsküp'te, Türk Çarşısı'nda yedik. Üsküp'e özgü güveçte kuru fasulyenin üzerinde köfte ve üzerine peynir rendelenmiş çoban salatadan oluşan bir menümüz vardı. Kuru fasulye biraz yağlı gelse de lezizdi. Bu arada sipariş verirken köftelerin domuz etinden yapılıp yapılmadığını sormayı unutmayın. Yemekten sonra Eski Üsküp'ü gezmeyi tercih ettik. Zaten çok da büyük bir yer değil. Günümüzde sanat galerisi olarak kullanılan Çifte Hamam, 15. yüzyılda İsa Bey tarafından yaptırılmış. Erkekler ve bayanlar için 2 ayrı girişi bulunan hamam depremde çok fazla hasar görmüş. İkinci Beyazıt döneminde sadrazamlık yapan Davut Paşa tarafından yaptırılan ve iki büyük kubbesi bulunan Davutpaşa Hamamı, Çifte Hamam gibi Üsküp'te ayakta kalabilen iki tarihi tamamdan bir tanesi.

Eski Üsküp'ten yürüyerek ve Vardar Nehri üzerindeki Taş Köprü'den geçeren yeni ve modern Üsküp'e gidebiliyorsunuz. Kimi kaynaklar Mimar Sinan tarafından yapıldığını belirtiyor. 220 metre uzunluğundaki köprünün, 13 tane kemer gözü bulunuyor. Bu kemer gözlerinin açıklıkları ise  merkeze yaklaştıkça da genişliyor. Üsküp bölgesinde Fatih Sultan Mehmet Köprüsü olarak da bilinen köprünün her iki tarafında da belediye, valilik binası, kilise ve büyük bir otel inşaatı devam ediyor. Yani köprünün manzarası epey bir değişecek.

Köprünün yeni Üsküp tarafında kocaman bir meydan olan Makedon Meydanı ( eski adıyla Tito Meydanı ) bulunuyor. Buradan trafiğe kapalı olan Makedon Caddesi'ne gidebilirsiniz. Cadde oldukça geniş, sağlı sollu şık ve lüks cafeler, mağazalar, parklar ve çeşitli konseptlerde heykeller bulunuyor. Cadde üzerinde Üsküp doğumlu olduğu bilinen Rahibe Teresa'nın adına bir müze ve kilise bulunuyor. Caddenin sonunda ise 1963 depreminde büyük hasar gören tren istasyonu bulunuyor. Şu anda şehir müzesi olarak kullanılan istasyonda bulunan saat, deprem saati olan 05.17'yi gösteriyor.

Üsküp'te bir gece kaldık. Açıkçası çok fazla tanıma şansına sahip olamadım ama gördüğüm kadarıyla oldukça modern ve eğlenceli bir şehir. Üsküp'le birlikte Makedonya'dan ayrıldık. Turumuzun ve dünyanın bağımsızlığını ilan eden son ülkesi olan Kosova'ya geçtik. Kosova, 2008 yılında bağımzsızlığını ilan etmesinin ardından denetim, Birleşmiş Milletler'den Avrupa Birliği'ne geçmiş. Başkenti Priştina olan Kosova'da Türk Nüfusu 60.000 civarında. Resmi dili Arnavutça ve Sırpça olan Kosova'da, Türkçe ve Boşnakça belediyeler seviyiesinde resmi statüye sahip olan diller arasında bulunuyor.


Kosova'daki ilk durağımız, ülkenin kültür başkenti olarak nitelenen Prizren şehri. Arnavut, Türk ve Boşnaklar'ın bir arada yaşadığı şehirde çok fazla Türk görmeniz mümkün. Burada trafik levhaları, tabelalar ve şehir bilgi panoları, Arnavutça, Sırpça ve Türkçe olmak üzere üç dilde yazılıyor. Burada Türkçe'yi bilmek Prizren'li olmakla özdeşleşmiş durumda. Kentin en yüksek tepesinde bulunan Prizren Kalesi, Doğu Roma döneminden kalma. Osmanlı döneminde genişletilerek kullanılan kalenin konumlandığı yer çok güzel. Ama oraya çıkmak için bir hayli yürümek, daha doğrusu tırmanmak gerekiyor. Biz cesaret edemedik ama merak da etmedik değil.



Prizren'de görülebilecek yerler arasında şehir merkezinde, Şadırvan Meydanı'nın hemen yanındaki Sinan Paşa Camii, Gazi Mehmet Paşa Hamamı ve şehrin ortasından geçen Akdere üzerinde bulunan Taş Köprü sayılabilir. Sinan Paşa Camii, 1615 yılında yapılmış ama 2008 TİKA tarafından onarılmış. TİKA ( Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı ) , tüm tur boyunca pek çok yerde karşımıza çıktı. Amaç, gelişmekte olan ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olmak ve bu ülkelerke ekonomik, sosyal, ticari ve kültürel bir işbirliğinde bulunmak.


Prizren şehri oldukça hareketli bir şehir. Burada düzenlenen Belgesel Film Festivali ( Doku Fest ) ayrı bir heyecan katmış şehre. Şehirde çok fazla asker göreceksiniz. Biz Türk gücü askerleriyle sohbet etme ve fotoğraf çektirme şansına sahip olduk. Ülkemizdeki asker tanımından biraz farklılar nedense. Öğlen yemeğimizi de burada Besimi Restaurant'ta yedik. Menümüzde yöresel köfte, et ve tavuk vardı. Ayrıca meze olarak yöreye özgü kırmızı ve yeşil biber dolması ve turşu vardı. Bu restaurantta çok rahat yemek yiyebilir, çalışanlarla Türkçe konuşarak anlaşabilirsiniz. Oldukça büyük ve renkli bir yer. İçeride bulunan ördekler de size yemek boyunca eşlik ediyor. Prizren'den sonra istikamet başkent Priştina.

Priştina, bağımsızlığın ilanından sonra yeniden inşa ediliyor. Şu anki görüntüsü tam bir şantiye alanı gibi. Şehir, Osmanlı kimliğinden oldukça uzak. Zaten pek çok tarihi eser de harab olup gitmiş. Osmanlı Dönemi'nde yapılan Birinci ve İkinci Kosova Savaşları'nın yapıldığı Kosova Ovası da bu şehrin sınırları içerisinde bulunuyor. Burada gördüğümüz tek cami, tadilatta olan Fatih Camii idi. Onu da ramazan ayına yetiştirmeye çalışıyorlardı ama bence yetişmemiştir. Priştina'da biraz Amerikan hayranlığı var gibi geldi bize. Kaldığımız otelin tepesinde bulunan Özgürlük Heykeli de buna güzel bir örnek olsa gerek. Şehrin ana caddesi trafiğe kapalı ve sağlı sollu cafeler ve barlar, müzik yapan gruplar ve askerlerle dolu. Şehir yine de canlı kalmaya çalışıyor.


Otelimizdeki düğün bizim için büyük sürpriz oldu ama gecenin geç saatlerine dek sürmesi de can sıkıcıydı. Ve artık ayrılık zamanı. Havaalanına gitmeden önce son ziyaret yerimiz Sultan Birinci Murat Hüdavendigar'ın türbesi oldu. Sultan Birinci Murat, Birinci Kosova Savaşı'nın ardından savaş alanını gezerken Sırp genci Milos OBİLİC tarafından hançerlenerek öldürülmüş. Sultan'ın iç organları da şehit edildiği yere gömülmüş. Daha sonra oğlu Yıldırım Beyazıt, burada onun adına bir türbe ( Meşhed-i Hüdavendigar ) inşa ettirmiş. 2005 yılındaki onarımda sonra da bugünkü halini almış. Türbenin bakım ve onarımızı yıllardır Türbedar ailesi yapıyor. Onların kaldığı yer de türbenin sınırları içerisinde. Milos OBİLİC, Sırplar arasında bir kahraman konumunda. Adına bayram dahi düzenlenen OBİLİC'in adını çeşitli yerdeler görebilirsiniz.

Dönüşümüz Priştina havaalanından oldu. Oldukça küçük ama bir o kadar da kalabalık bir havaalanı idi. Neyse ki herhangi bir rötar olmadan dönebildik şehri İstanbul'a. 1 hafta boyunca tanımaya, anlamaya çalıştık Balkanları ve orada yaşayan insanları. Yakın dönemde burnumuzun dibinde gerçekleşen  katliamın kalan izlerini ve açtığı derin yaraları gördük. Hala müslüman kardeşlerimizin kendini nasıl yalnız hissettiğine ve hala nasıl korktuklarına şahit olduk. Bu gezimizden sonra ne kadar doğru bir tercih yaptığımızı bir kez daha kabul ettik. Bizlerin geçmişinden o kadar çok iz taşıyor ki bu şehirler. Ne kadar çok değişim gösterirse göstersin, bazı şeyleri silmek ya da unutturmak mümkün değil.

Herkesin yolunun bir gün Balkanlar'dan geçmesi dileğiyle...

6 Eylül 2010 Pazartesi

Balkanlar'da 6 Ülke Serüveni - Bitola ( Manastır ), Resne

Zaman hızla akıp geçiyor gerçekten de. Turumuzun beşinci ülkesini de bitirmek üzereyiz. Ohrid şehir gezisinden sonra istikametimiz Bitola yani nam-ı diğer Manastır şehriydi. Dönüşte de Resne'ye uğradık tabiki. Bitola gezisi bizim için biraz duygusal geçti diyebilirim. Sanırım her giden biraz olsun mahsunlaşıyordur.

Bitola ( Manastır ), Makedonya'nın Üsküp'ten sonraki ikinci büyük şehri konumunda. Yunanistan sınırına oldukça yakın olan Bitola'da Osmanlı izlerini görmeniz mümkün. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde " en güzel rum ili " diye bahsettiği Bitola'nın bizim için önemi Mustafa Kemal Atatürk'ün eğitim aldığı Manastır Askeri İdadisi'nin burada olmasından geliyor.  Bitola, tam bir konsolosluklar şehri. 20 tane konsolosluğun bulunduğu şehrin trafiğe kapalı olan Hamidiye Caddesi en çok beğendiğim yer oldu. Hayatın ne kadar canlı olduğunun bir göstergesi bu cadde.


Bitola'yı  bizler için önemli kılan Manastır Askeri İdadisi'ni mutlaka görmelisiniz. Günümüzde müze olarak kullanılıyor. Bahçesinden içeriye adımınızı attıktan sonra başlayan heyecanım binanın ikinci katındaki Atatürk'e özel ayrılmış bölüme girmemle yerini hüzne ve tabiki gurura bıraktı. Bu ödel bölüme girince sağ tarafta bulunan Atatürk'ün o yıllardaki halini gösteren ve balmumundan yapılmış olan heykel Eskişehir Belediye Başkanı Yılmaz BÜYÜKERŞEN tarafından yaptırılmış. Oldukça büyük olan özel bölümde Atatürk ile ilgili pek çok şeyi görebilir, anı defterine bir şeyler yazabilirsiniz. Ayrıca bölümün giriş kısmının ilk duvarında Atatürk'e o yıllarda aşık olan ve ölünceye dek ona aşkı devam eden Eleni KARİNTE'nin Ata'mıza yazdığı mektubu okuyabilirsiniz. 


Gidemeyenler için: "  Çok seneler geçti, ben halen her gün senden haber bekliyorum. Herhangi bir zamanda mektubumu alırsan, beni hatırla. Kağıttaki gözyaşlarımı görebileceksin. Yıllar ve olaylar geçiyor, seninle ilgili çok şeyler konuşuluyor. Mektubumu okurken, başka kadını seviyorsan, mektubumu yırt. Manastırlı Eleni Karinte, bir gün tanıdığı ve aşık olduğu adama bütün ömrünü harcamıştır. Benim seni sevdiğim kadar, o kadını o kadar çok seviyorsan, kendisine hiçbir şey söyleme, senin kadar mutlu olmasını diliyorum. Fakat, balkondaki kızı hatırlıyorsan ve başkasını sevmiyorsan, seni beklediğimi ve ömrüm boyunca bekleyeceğimi bilmeni istiyorum. Döneceğini, beni unutmayacağını biliyorum. Babam vefat etti. Beni senden ayırdığından tam bir yıl geçti, beni eve kapattı ve bir ay çıkmama izin vermedi. Ağladım, biliyorum ki tüm kilitleri ve hapisleri boşuna harcadı.Beni evlendirecekleri adamı sadece bir kez gördüm ve kendisi bana onu sevebileceğimi söyledi. Ben kendisine, 'Hayır, ben sadece ilk aşkımı seviyorum' dedim. Babam beni hiç bir zaman affetmedi ve ben de kendisini affetmedim. O zamanlardaki gibi artık genç ve güzel değilim. Ebediyen seni seven ve seni bekleyen, Eleni Karinte'n.''

Hamidiye Caddesi, şehrin en hareketli caddesi. 3 - 4 katlı binaların olduğu, binaların alt katlarında küçük ama şirin cafelerin ve  Eleni Karinte'nin yaşadığı - hapsolduğu evin yer aldığı caddenin bazı sokaklarında Elveda Rumeli dizisinin çekimleri yapılmış. Balkanların ilk sinemacıları sayılan Makedonyalı Yanaki MANAKİ ve Milton MANAKİ Kardeşler'in çektiği ve çeşitli tarihçiler ve sinemacılar tarafından tarihteki ilk Türk / Osmanlı filmi olarak kabul edilen " Sultan 5. Mehmet Reşat'ın  Bitola Seyahati " adlı film 1911 yılında yine bu cadde üzerinde çekilmiş. Hamidiye Caddesi üzerinde Türk Çarşısı ve Bedesten bulunuyor. Caddenin sonunda ise Büyük İskender'in Anıtı var. Yunanlılar Büyük İskender'in Yunanlı olduğunu ve Makedonya'nın da Yunanistan toprağı olduğunu iddia ediyorlar. Bu iddiayı anıtın hemen başında bizzat 2 Yunanlı genci ısrarlı konuşmalarıyla yaşamış olduk. Bu durum iki ülke arasında savaş çıkaracak kadar ciddi durumda. Çünkü Yunanlılar Makedonya'nın bağımsızlığını tanımıyor. Bu nedenle de Birleşmiş Milletler ülkeyi " Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti " olarak tanıyor. Yolun devamında saat kulesini,yeni camii, Haydar Kadı Camii'ni ve 1506 yılından kalma İshak Bey Camii'ni görebilirsiniz. 

Şehrin güzelliği Makedon edebiyatında ve şarkılarında da geniş yer bulmuştur. Manastırla ilgili en meşhur şarkılardan biri “ Bitola Moj Roden Kraj ” yani " Bitola Güzel Memleketim ". Yine Manastırla ilgili Atatürk'ün de çok sevdiği ve Fikriye Hanım'ın piyano ile Ata'mıza çaldığı ( Veda filminde bu sahneyi izlemiştik ) “ Manastır'ın Ortasında Var Bir Havuz ” isimli şarkı da vardır. Sözleri şu şekildedir : 

" Manastır'ın ortasında var bir havuz, canım havuz
  bu köyün kızları hepsi de yavuz
  biz çalar oynarız, aman

 Manastır'ın ortasında var bir çeşme, canım çeşme
 bu köyün kızları hepsi de seçme
 biz çalar oynarız, aman "


Bitola'dan Ohrid'e dönüş yolundaki durağımız Resne. Buraya bizi götüren en önemli eser Resne'li Niyazi Bey Sarayı. Resneli Niyazi Bey, İttihat ve Terakki döneminin önde gelen bir ismidir. Birinci Meşrutiyet'in ilanına neden olan ayaklanmanın lideridir. 1913 yılında, Arnavutluk'tan gemiyle İstanbul'a gelirken kendisi için gönderilen koruma tarafından gemide öldürülünce arkasından meşhur “ Ne Şehittir Ne Gazi, Pisi Pisine Gitti Niyazi ” sözü söyleniyor. Evet, bu meşhur sözde adı geçen Niyazi, Resne'li Niyazi'nin ta kendisidir. Ayrıca " Geyik Muhabbeti " söyleminin de yine Resne'li Niyazi Bey'in dağda bulduğu geyiği beslemesi, İstanbul'a getirip Gülhane Parkı'na yerleştirmesi nedeniyle çıktığı rivayet ediliyor. Resne'li Niyazi Bey'in Sarayı, Fransa'daki Versailles Sarayı'nın bir kopyasıdır.

Ohrid'den ayrılma zamanı geldi, sıradaki şehrimiz Üsküp ve ardından da son ülkemiz Kosova..

5 Eylül 2010 Pazar

Balkanlar'da 6 Ülke Serüveni - Ohrid

Balkanlar serüvenimizin son günleri yaklaşıyor. Bu yüzden biraz hüzünlesek de gördüklerimiz, yaşadıklarımız ve hissettiklerimiz bu hüznümüzü bir nebze de olsa hafifletiyor. Serüvenimizin beşinci ülkesi Makedonya. 1993 yılında Birleşmiş Milletler tarafından bağımsızlığı tanınan Makedonya'nın başkenti Üsküp. Makedonya nüfusunun %60' ı Makedon, %30'u Arnavut, %4'ü ise Türkler'den oluşuyor. Makedonların tamamı Ortodoks, Arnavut ve Türkler ise Müslüman. Sanayinin olmadığı Makedonya'da tarım - hayvancılık ve tütün - üzüm ön planda.

Tiran üzerinden Makedonya'ya geldiğimiz için uzun bir yolculuk sonrası bir an önce otelimize ulaşmanın derdindeydik. Ama Makedonya'ya girdikten sonra böyle bir derdimiz kalmadı. İstikamet Struga üzerinden Ohrid. Her iki şehir de Ohrid Gölü etrafında kurulmuş. Struga'da çok sayıda göl etrafından konumlanmış yazlık evler görmeniz mümkün. Ayrıca burada Ohrid Gölü'nden doğup Yunanistan'a doğru akan Dirim Nehri'ni görmeniz mümkün. Nehir gölden doğduğu için ters akıyormuş gibi bir görüntü oluşuyor.


Ohrid Gölü, Balkanlar'ın en eski ve derin gölü olarak biliniyor. Oldukça geniş bir yüzölçümüne sahip olan göl temiz ve rahatlıkla girilebilir durumda. 30 km uzunluğundaki gölde yaşayan siyah noktalı alabalıkları ise nadir bulunan türden alabalıklar. Gölden adını alan Ohrid şehri ise Makedonya'nın incisi olarak tanımlanıyor. Zaten Ohrid'in incisi çok meşhur. Ama ben pek beğenmedim. Ayrıca orjinal incileri nerede bulabileceğinizi profesyonel veya bilen birilerine sormanızı tavsiye ederim. Aksi taktirde sedef takıları inci diye almanız mümkün. Makedonya'da 1 Euro 62 Denar'a eşit. Rahatlıkla Euro kullanabilirsiniz ama para üstünü çoğunlukla Denar olarak alacaksınız. Şehir ve Ohrid Gölü, UNESCO tarafından dünya mirası listesine dahil edilmiştir.

Bizim kaldığımız otel Ohrid şehir merkezine 10 dakika uzaklıkta, göl kenarında bulunan, dört yıldızlı Metropol Otel'di. Otelin göl kenarında plajının olması nedeniyle rahatlıkla göle girebildik. Gölün ısısının dışarıdan daha sıcak olduğunu belirtmeden geçmeyeyim. Otelin yemekleri de fena değildi. En azından siyah noktalı alabalıklardan yeme şansımız oldu.


Ohrid'e gittiğinizde görmeniz gereken yerlerin başında St. Naum geliyor. Ohrid'e yarım saat uzaklıkta bulunan St. Naum'da bölgenin en önemli azizlerinden St. Naum'un Manastırı bulunuyor. Aracınızdan inip manastıra kadar yürümeniz gerekiyor. Emin olun yürüyeceğiniz yol buna fazlasıyla değer. Bir tarafta Ohrid Gölü, diğer tarafta ise bu göle hayat veren Srno Dirim Nehri var. Ayrıca hediyelik eşya satan insanları, yemek yerlerini ve sokak müzisyenlerini de görebilirsiniz yol boyunca.


St. Naum ve St. Clement, Kiril alfabesini bulan, Slav birer aziz olan St. Kiril ve St. Metodius'un öğrencileriymiş. St. Kiril'in bulduğu Kiril alfabesini tüm Balkanlara yayanlar ise St. Naum ve St. Clementmiş. Ohrid, Hristiyanlık açısından önemli bir merkez konumunda bulunuyormuş. St. Naum bu manastırı 16 y.y. sonunda inşa etmiş. Burada özellikle zihinsel problemi olan hastalara şifa dağıtıyormuş. Manastırın içinde bir de kilise var. St. Naum'un mezarı da bu kilisenin içinde. St. Naum'un mezarının üstüne kulağınızı dayadığınızda eğer iyi bir insansanız kalp atışını duyabileceğiniz rivayet ediliyor. Deneyenlerin olduğunu itiraf etmeliyim. Bir de manastırın girişindeki mozaiği dikkatle incelemenizi tavsiye ederim. Ayrıca " Before The Rain " filminin de St. Naum manastırında çekildiğini de belirteyim.


St. Naum'dan ayrılıp Ohrid şehir merkezini keşfetmeye doğru yola çıkıyoruz. Ohrid şehir merkezi oldukça hareketli ve kalabalık. Şehir merkezinde şehrin koruyucusu olarak kabul edilen St. Clement'in elinde Ohrid şehri ile beraber yapılmış çok büyük bir heykeli var. Yine merkezde çok yaşlı bir çınar ağacı bulunuyor ki buraya Çınar Meydanı denilmekte. Güneşli havalarda bu yaşlı çınarın gölgesine sığınmamak mümkün değil. Buradan göl kenarına doğru yürüyeceğiniz cadde şehrin ana caddesi, bir nevi İstanbul'daki İstiklal Caddesi'nin ufak bir benzeri.


Öncelikle eski Ohrid'i gezeceğiz hem de yürüyerek. Eski Ohrid'de evler beyaz badanalı ve pencerelerinde de dantel perdeleri bulunuyor. Bu nedenle bizlere biraz Safranbolu'yu hatırlatmadı değil hani. Eski Ohrid'in girişinde Türk Konsolosluğu bulunuyor. Buradan biraz yukarı doğru çıkmaya başlayında Ayasofya Kilisesi'ne ulaşabiliyorsunuz. Kilisenin duvarlarındaki resim ve mozaikler geçmişten günümüze dek korunabilmiş. Bunun nedeni ise, Osmanlı buraları fethettiğinde kiliseleri camiye çevirmesi ve tüm bu mozaik ve resimlerin üzerini sıva ile kapatması. Kilise'nin akustiği mükemmel. Bu nedenle burada konserler düzenleniyormuş. Biz oradayken de müzik festivali kapsamında klasik müzik konseri hazırlıkları yapılıyordu.




Ayasofya Kilisesi'nden sonra hedef Antik Tiyatro. Ama buraya ulaşmak için biraz daha dik bir yokuşu çıkmanız gerekiyor. Sıcak havalarda ne kadar zor olacağını tahmin edebilirsiniz. Biz de grupta bazı fireler verdik tabiki. Hatta ben bile bir ara vazgeçecek gibi oldum. Antik tiyatrodan şehri birazcık fotoğrafladıktan sonra yine ufak çaplı bir yokuşa vurduk kendimizi. Yolumuzun üstünde olan Rönesans öncesi ve Rönesans dönemi fresklerle süslü 1295 tarihli Sv. Bogorodica Perivlepta Kilisesi'ni gezdik. Bu kilisede ilk Slav alfabesi ile yazılan yazılar, kilisenin mermer taşlarına kazınmış. Ohrid'de 365 tane kilise olduğu söylenmektedir. Ardından Bizans döneminin en önemli kilisesi olan St. Panteleymon Kilisesi'ni gördük. Burada Balkanlar'ın en eski üniversitesi kurulmuş. Şu anda da kilisenin bahçesinde yapılan kazılarda bu üniversitenin kalıntıları çıkartılıyor. Yine bu kilisenin bahçesinde Fatih Sultan Mehmet in askerlerinden olan Nişancı Sinan Yusuf Çelebi'nin türbesi bulunuyor.


Artık en tepede sayılırız ve göl kenarına doğru inmeye başlayacağız. Ama inişe geçmeden önceki son ziyaretimiz muhteşem manzarasıyla St. John ve St. Kaneo Kilisesi. Nihayet inişe geçtik. Bu kadar yürümenin sonunda nasıl geri döneceğiz derken göl kenarında bizi bekleyen kayıkları görünce sevinmedik değil hani. İnsanları göle girdiğini görüp hayıflanmamıza rağmen 6- 7 dakikalık kayık keyfiyle de avunmayı bildik. Ve artık yemek zamanı. Göl çevresinde ve şehrin ana caddeleri üzerinde pek çok alternatif bulunuyor bu konuda. Biz pizza yemeyi tercih ettik ve İstanbul Pizza'yı denedik. Üzerinde yoğurt sosu olmasına rağmen lezzetli olduğu söylenebilir. Ayrıca yerel birası olan Skopsko denemeye değer. Ama en nihayetinde fiyatların çok uygun olduğunu belirtmeliyim.

Ohrid tek kelimeyle harika bir yer. Bu yüzden hiç bir şeyin yarım kalmasını istemiyorum. Şehir merkezinden sonra istikamet Bitola ( Manastır ) ve Resne'ye doğru ...