Balkanlar Gezi Rehberi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Balkanlar Gezi Rehberi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2010 Cumartesi

Balkanlar'da 6 Ülke Serüveni - Üsküp ve Kosova

Serüvenimizin son iki günündeyiz artık. Güzel olan her şeyin bir sonu var derler ya, bu da öyle bir son olacak bizim için. Ohrid'de geçirdiğimiz harika iki günden sonra istikamet Makedonya'nın başkenti Üsküp. Bu yolculuk sırasında göreceğimiz ilk yer ise Gostivar...

Şar Dağları'nın arasından, Vardar Ovası'nda geçerek Gostivar'a ulaşabiliyorsunuz. Gostivar, Üsküp'ten sonra Makedonya'da en çok Türk'ün yaşadığı şehir. Bu durumu pek çok yerde görebileceğiniz Türkçe tabelalardan da anlamanız mümkün. Avrupa Kayak Şampiyonası'nın yapıldığı Mavrova Milli Parkı, bu şehrin sınırları içerisinde bulunuyor. Biz şehri otobüsten inmeden gezdik. 1566 yılında Osmanlılar tarafından yapılan saat kulesi, şehrin simgesi olmuş. Şara ve Galicnik denilen peynirleri, Kaymaçina isimli meşhur tatlılarıve Şar denilen çobak köpekleri de şehre özgü şeyler arasında. Gosti kelimesi " Misafir " geliyormuş. Bu da şehir halkının ne kadar misafirperver olduğunun bir göstergesi olsa gerek.


Gostivar'dan sonra hedef Kalkandelen yani Tetova şehri. Makedonya'nın kuzeybatısında, Şar Dağları'nın eteklerine ve Pena Nehri'nin kenarına kurulmuş bir şehir Tetova. Üsküp ve Manastır'dan sonra ülkenin üçüncü büyük kenti durumunda. Bizim Kalkandelen'e varış saatimiz cuma namazı saatini buldu. Burada göreceğimiz ilk yer Kanuni Sultan Süleyman'ın vezirlerinden Sersem Ali Baba tarafından 16. yüzyılda yaptırılan, Bektaşi Harabati Baba Tekkesi. Asıl adı Server Ali Paşa olan Sersem Ali Baba birden Bektaşiliğe geçmiş ve rütbelerini söküp, Balkanlar'daki bu tekkeye yerleşmeye karar vermiş. Bu nedenle Kanuni Sultan Süleyman kendisine " Sersem " demiş ve adı da bundan sonra Sersem Ali Baba olarak kalmış. Sersem Ali Baba'dan sonra tekkeye Harabati Baba hizmet vermiş. Bu nedenle tekkenin adı Harabati Baba ismiyle de anılıyor.


Tekke oldukça büyük ve geniş bir alana kurulmuş. Avlunun içerisinde bir çok bina, çeşme ve geçmişte tekkeye hizmet etmiş olan kişilerin mezerları bulunuyor. Biz tam da cuma namazı saati gittiğimiz için her yer namaz kılmaya gelenlerle doluydu. O yüzden pek de rahat gezemedik. Tekkede bazı çevrelerce yapılan işgaller nedeniyle tek göz odada yaşayan Derviş Baba ile sohbet etme şansını bulduk. Yapılan baskı ve işgal sonucu tekkenin dervişi ve müritleri ibadetlerini yapamıyorlar. Derviş Baba, burada yaşananlardan dolayı çok üzgün. Dergahın vakfına ait olan taşınmaz malların nasıl ele geçirildiğinden, tekkenin bahçesinde bulunan Erler Meydanı'nın nasıl işgal edilip cemevi dene kısmın nasıl camiye dönüştürüldüğünden, inançlarından, ibadetlerinden bahseden Derviş Baba ile uzun süre sohbet ederseniz, eminim siz de orada kalmak isteyeceksiniz. İnançlara saygı göstermeyi hala bilmiyoruz...



Tekke'den sonra göreceğimiz yer Abdurrahman Paşa Camii adıyla da bilinen, Mensure ve Hurşide Hanım adlarındaki iki kardeş tarafından inşa edilen Alaca ( Süslü ) Camii. İki kardeşin hayatları boyunca biriktirdikleri paralarla inşa ettikleri bu cami Unesco tarafından koruma altına alınmış. Hem iç hem de dış süslemeleri ve mimarisi fazlasıyla görülmeye değer. Her iki kardeşin türbesi de caminin avlusunda bulunuyor. Alaca Camii'nden sonra Üsküp'e doğru yola çıkıyoruz.


Üsküp, Makedonya'nın başkenti ve en büyük şehridir. Yahya Kemal BEYATLI'nın ve Rahibe Teresa'nın doğum yeridir Üsküp diğer adıyla Skopje. Vardar Nehri'nin iki tarafına kurulan şehirde, Arnavutlar'ın ve Türk azınlıklarının yaşadığı yer eski Üsküp, Makedonlar'ın yaşadığı yer ise yeni Üsküp olarak adlandırılmaktadır. Taş Köprü, Üsküp'ün önde gelen tarihi eserlerinin başında geliyor. Üsküp'de Türkçe eğitim veren üç İlkokul, bir tane Ortaokul, Yahya Kemal Beyatlı adına da kolej bulunuyor.


Yerel rehber eşliğinde başladığımız Üsküp gezisinde ilk durağımız, Üsküp Kalesi oldu. Kaleye doğru gelirken Amerikan Konsolosluğu'nu göreceksiniz. Ne kadar büyük olduğunu da. Hemen yanında kocaman bir Fransız mezarlığı bulunuyor. Kaleden neredeyse Üsküp şehrini ve Vardar Nehri'ni çok rahat görebiliyorsunuz. Bu kaleden çok net bir şekilde görebileceğiniz bir diğer şey ise, şehrin en yüksek dağı olan Vodno Dağı'nın tepesine dikilmiş olan 33 katlı haç. Müslümanların içinde bulundukları ortam böyle yani. Kalede hala arkeolojik kazılar devam ediyor. Kale'den Eski Üsküp'e doğru yürürken Osmanlı Dönemi'nde yapılmış olan Sveti Spas Kilisesi'ni görebilirsiniz. Dışarıdan oldukça bakımsız görünmesine rağmen içerindeki tahta oymalar görülmeye değer. Osmanlı'nın hoşgörüsü neticesinde yapılan bu kilise ilerleyen zamanda Osmanlı'ya karşı ayaklananların örgütlendiği bir merkez haline dönmüş. Hatta kilisenin avlusunda bu ayaklanmaların başını çeken Gotse DELCHEV'in mezarını da görebilirsiniz. Gotse Delchev, Osmanlı'nın hain olarak nitelendirdiği bir Makedon olmasına rağmen, burada adına müze de açılmış olan bir halk kahramanı durumunda bulunuyor.


Eski Üsküp'e doğru yürürken Mustafa Paşa, İsa Bey ve Murat Paşa camilerini görebilirsiniz. Öğlen yemeğimizi Eski Üsküp'te, Türk Çarşısı'nda yedik. Üsküp'e özgü güveçte kuru fasulyenin üzerinde köfte ve üzerine peynir rendelenmiş çoban salatadan oluşan bir menümüz vardı. Kuru fasulye biraz yağlı gelse de lezizdi. Bu arada sipariş verirken köftelerin domuz etinden yapılıp yapılmadığını sormayı unutmayın. Yemekten sonra Eski Üsküp'ü gezmeyi tercih ettik. Zaten çok da büyük bir yer değil. Günümüzde sanat galerisi olarak kullanılan Çifte Hamam, 15. yüzyılda İsa Bey tarafından yaptırılmış. Erkekler ve bayanlar için 2 ayrı girişi bulunan hamam depremde çok fazla hasar görmüş. İkinci Beyazıt döneminde sadrazamlık yapan Davut Paşa tarafından yaptırılan ve iki büyük kubbesi bulunan Davutpaşa Hamamı, Çifte Hamam gibi Üsküp'te ayakta kalabilen iki tarihi tamamdan bir tanesi.

Eski Üsküp'ten yürüyerek ve Vardar Nehri üzerindeki Taş Köprü'den geçeren yeni ve modern Üsküp'e gidebiliyorsunuz. Kimi kaynaklar Mimar Sinan tarafından yapıldığını belirtiyor. 220 metre uzunluğundaki köprünün, 13 tane kemer gözü bulunuyor. Bu kemer gözlerinin açıklıkları ise  merkeze yaklaştıkça da genişliyor. Üsküp bölgesinde Fatih Sultan Mehmet Köprüsü olarak da bilinen köprünün her iki tarafında da belediye, valilik binası, kilise ve büyük bir otel inşaatı devam ediyor. Yani köprünün manzarası epey bir değişecek.

Köprünün yeni Üsküp tarafında kocaman bir meydan olan Makedon Meydanı ( eski adıyla Tito Meydanı ) bulunuyor. Buradan trafiğe kapalı olan Makedon Caddesi'ne gidebilirsiniz. Cadde oldukça geniş, sağlı sollu şık ve lüks cafeler, mağazalar, parklar ve çeşitli konseptlerde heykeller bulunuyor. Cadde üzerinde Üsküp doğumlu olduğu bilinen Rahibe Teresa'nın adına bir müze ve kilise bulunuyor. Caddenin sonunda ise 1963 depreminde büyük hasar gören tren istasyonu bulunuyor. Şu anda şehir müzesi olarak kullanılan istasyonda bulunan saat, deprem saati olan 05.17'yi gösteriyor.

Üsküp'te bir gece kaldık. Açıkçası çok fazla tanıma şansına sahip olamadım ama gördüğüm kadarıyla oldukça modern ve eğlenceli bir şehir. Üsküp'le birlikte Makedonya'dan ayrıldık. Turumuzun ve dünyanın bağımsızlığını ilan eden son ülkesi olan Kosova'ya geçtik. Kosova, 2008 yılında bağımzsızlığını ilan etmesinin ardından denetim, Birleşmiş Milletler'den Avrupa Birliği'ne geçmiş. Başkenti Priştina olan Kosova'da Türk Nüfusu 60.000 civarında. Resmi dili Arnavutça ve Sırpça olan Kosova'da, Türkçe ve Boşnakça belediyeler seviyiesinde resmi statüye sahip olan diller arasında bulunuyor.


Kosova'daki ilk durağımız, ülkenin kültür başkenti olarak nitelenen Prizren şehri. Arnavut, Türk ve Boşnaklar'ın bir arada yaşadığı şehirde çok fazla Türk görmeniz mümkün. Burada trafik levhaları, tabelalar ve şehir bilgi panoları, Arnavutça, Sırpça ve Türkçe olmak üzere üç dilde yazılıyor. Burada Türkçe'yi bilmek Prizren'li olmakla özdeşleşmiş durumda. Kentin en yüksek tepesinde bulunan Prizren Kalesi, Doğu Roma döneminden kalma. Osmanlı döneminde genişletilerek kullanılan kalenin konumlandığı yer çok güzel. Ama oraya çıkmak için bir hayli yürümek, daha doğrusu tırmanmak gerekiyor. Biz cesaret edemedik ama merak da etmedik değil.



Prizren'de görülebilecek yerler arasında şehir merkezinde, Şadırvan Meydanı'nın hemen yanındaki Sinan Paşa Camii, Gazi Mehmet Paşa Hamamı ve şehrin ortasından geçen Akdere üzerinde bulunan Taş Köprü sayılabilir. Sinan Paşa Camii, 1615 yılında yapılmış ama 2008 TİKA tarafından onarılmış. TİKA ( Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı ) , tüm tur boyunca pek çok yerde karşımıza çıktı. Amaç, gelişmekte olan ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olmak ve bu ülkelerke ekonomik, sosyal, ticari ve kültürel bir işbirliğinde bulunmak.


Prizren şehri oldukça hareketli bir şehir. Burada düzenlenen Belgesel Film Festivali ( Doku Fest ) ayrı bir heyecan katmış şehre. Şehirde çok fazla asker göreceksiniz. Biz Türk gücü askerleriyle sohbet etme ve fotoğraf çektirme şansına sahip olduk. Ülkemizdeki asker tanımından biraz farklılar nedense. Öğlen yemeğimizi de burada Besimi Restaurant'ta yedik. Menümüzde yöresel köfte, et ve tavuk vardı. Ayrıca meze olarak yöreye özgü kırmızı ve yeşil biber dolması ve turşu vardı. Bu restaurantta çok rahat yemek yiyebilir, çalışanlarla Türkçe konuşarak anlaşabilirsiniz. Oldukça büyük ve renkli bir yer. İçeride bulunan ördekler de size yemek boyunca eşlik ediyor. Prizren'den sonra istikamet başkent Priştina.

Priştina, bağımsızlığın ilanından sonra yeniden inşa ediliyor. Şu anki görüntüsü tam bir şantiye alanı gibi. Şehir, Osmanlı kimliğinden oldukça uzak. Zaten pek çok tarihi eser de harab olup gitmiş. Osmanlı Dönemi'nde yapılan Birinci ve İkinci Kosova Savaşları'nın yapıldığı Kosova Ovası da bu şehrin sınırları içerisinde bulunuyor. Burada gördüğümüz tek cami, tadilatta olan Fatih Camii idi. Onu da ramazan ayına yetiştirmeye çalışıyorlardı ama bence yetişmemiştir. Priştina'da biraz Amerikan hayranlığı var gibi geldi bize. Kaldığımız otelin tepesinde bulunan Özgürlük Heykeli de buna güzel bir örnek olsa gerek. Şehrin ana caddesi trafiğe kapalı ve sağlı sollu cafeler ve barlar, müzik yapan gruplar ve askerlerle dolu. Şehir yine de canlı kalmaya çalışıyor.


Otelimizdeki düğün bizim için büyük sürpriz oldu ama gecenin geç saatlerine dek sürmesi de can sıkıcıydı. Ve artık ayrılık zamanı. Havaalanına gitmeden önce son ziyaret yerimiz Sultan Birinci Murat Hüdavendigar'ın türbesi oldu. Sultan Birinci Murat, Birinci Kosova Savaşı'nın ardından savaş alanını gezerken Sırp genci Milos OBİLİC tarafından hançerlenerek öldürülmüş. Sultan'ın iç organları da şehit edildiği yere gömülmüş. Daha sonra oğlu Yıldırım Beyazıt, burada onun adına bir türbe ( Meşhed-i Hüdavendigar ) inşa ettirmiş. 2005 yılındaki onarımda sonra da bugünkü halini almış. Türbenin bakım ve onarımızı yıllardır Türbedar ailesi yapıyor. Onların kaldığı yer de türbenin sınırları içerisinde. Milos OBİLİC, Sırplar arasında bir kahraman konumunda. Adına bayram dahi düzenlenen OBİLİC'in adını çeşitli yerdeler görebilirsiniz.

Dönüşümüz Priştina havaalanından oldu. Oldukça küçük ama bir o kadar da kalabalık bir havaalanı idi. Neyse ki herhangi bir rötar olmadan dönebildik şehri İstanbul'a. 1 hafta boyunca tanımaya, anlamaya çalıştık Balkanları ve orada yaşayan insanları. Yakın dönemde burnumuzun dibinde gerçekleşen  katliamın kalan izlerini ve açtığı derin yaraları gördük. Hala müslüman kardeşlerimizin kendini nasıl yalnız hissettiğine ve hala nasıl korktuklarına şahit olduk. Bu gezimizden sonra ne kadar doğru bir tercih yaptığımızı bir kez daha kabul ettik. Bizlerin geçmişinden o kadar çok iz taşıyor ki bu şehirler. Ne kadar çok değişim gösterirse göstersin, bazı şeyleri silmek ya da unutturmak mümkün değil.

Herkesin yolunun bir gün Balkanlar'dan geçmesi dileğiyle...

6 Eylül 2010 Pazartesi

Balkanlar'da 6 Ülke Serüveni - Bitola ( Manastır ), Resne

Zaman hızla akıp geçiyor gerçekten de. Turumuzun beşinci ülkesini de bitirmek üzereyiz. Ohrid şehir gezisinden sonra istikametimiz Bitola yani nam-ı diğer Manastır şehriydi. Dönüşte de Resne'ye uğradık tabiki. Bitola gezisi bizim için biraz duygusal geçti diyebilirim. Sanırım her giden biraz olsun mahsunlaşıyordur.

Bitola ( Manastır ), Makedonya'nın Üsküp'ten sonraki ikinci büyük şehri konumunda. Yunanistan sınırına oldukça yakın olan Bitola'da Osmanlı izlerini görmeniz mümkün. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde " en güzel rum ili " diye bahsettiği Bitola'nın bizim için önemi Mustafa Kemal Atatürk'ün eğitim aldığı Manastır Askeri İdadisi'nin burada olmasından geliyor.  Bitola, tam bir konsolosluklar şehri. 20 tane konsolosluğun bulunduğu şehrin trafiğe kapalı olan Hamidiye Caddesi en çok beğendiğim yer oldu. Hayatın ne kadar canlı olduğunun bir göstergesi bu cadde.


Bitola'yı  bizler için önemli kılan Manastır Askeri İdadisi'ni mutlaka görmelisiniz. Günümüzde müze olarak kullanılıyor. Bahçesinden içeriye adımınızı attıktan sonra başlayan heyecanım binanın ikinci katındaki Atatürk'e özel ayrılmış bölüme girmemle yerini hüzne ve tabiki gurura bıraktı. Bu ödel bölüme girince sağ tarafta bulunan Atatürk'ün o yıllardaki halini gösteren ve balmumundan yapılmış olan heykel Eskişehir Belediye Başkanı Yılmaz BÜYÜKERŞEN tarafından yaptırılmış. Oldukça büyük olan özel bölümde Atatürk ile ilgili pek çok şeyi görebilir, anı defterine bir şeyler yazabilirsiniz. Ayrıca bölümün giriş kısmının ilk duvarında Atatürk'e o yıllarda aşık olan ve ölünceye dek ona aşkı devam eden Eleni KARİNTE'nin Ata'mıza yazdığı mektubu okuyabilirsiniz. 


Gidemeyenler için: "  Çok seneler geçti, ben halen her gün senden haber bekliyorum. Herhangi bir zamanda mektubumu alırsan, beni hatırla. Kağıttaki gözyaşlarımı görebileceksin. Yıllar ve olaylar geçiyor, seninle ilgili çok şeyler konuşuluyor. Mektubumu okurken, başka kadını seviyorsan, mektubumu yırt. Manastırlı Eleni Karinte, bir gün tanıdığı ve aşık olduğu adama bütün ömrünü harcamıştır. Benim seni sevdiğim kadar, o kadını o kadar çok seviyorsan, kendisine hiçbir şey söyleme, senin kadar mutlu olmasını diliyorum. Fakat, balkondaki kızı hatırlıyorsan ve başkasını sevmiyorsan, seni beklediğimi ve ömrüm boyunca bekleyeceğimi bilmeni istiyorum. Döneceğini, beni unutmayacağını biliyorum. Babam vefat etti. Beni senden ayırdığından tam bir yıl geçti, beni eve kapattı ve bir ay çıkmama izin vermedi. Ağladım, biliyorum ki tüm kilitleri ve hapisleri boşuna harcadı.Beni evlendirecekleri adamı sadece bir kez gördüm ve kendisi bana onu sevebileceğimi söyledi. Ben kendisine, 'Hayır, ben sadece ilk aşkımı seviyorum' dedim. Babam beni hiç bir zaman affetmedi ve ben de kendisini affetmedim. O zamanlardaki gibi artık genç ve güzel değilim. Ebediyen seni seven ve seni bekleyen, Eleni Karinte'n.''

Hamidiye Caddesi, şehrin en hareketli caddesi. 3 - 4 katlı binaların olduğu, binaların alt katlarında küçük ama şirin cafelerin ve  Eleni Karinte'nin yaşadığı - hapsolduğu evin yer aldığı caddenin bazı sokaklarında Elveda Rumeli dizisinin çekimleri yapılmış. Balkanların ilk sinemacıları sayılan Makedonyalı Yanaki MANAKİ ve Milton MANAKİ Kardeşler'in çektiği ve çeşitli tarihçiler ve sinemacılar tarafından tarihteki ilk Türk / Osmanlı filmi olarak kabul edilen " Sultan 5. Mehmet Reşat'ın  Bitola Seyahati " adlı film 1911 yılında yine bu cadde üzerinde çekilmiş. Hamidiye Caddesi üzerinde Türk Çarşısı ve Bedesten bulunuyor. Caddenin sonunda ise Büyük İskender'in Anıtı var. Yunanlılar Büyük İskender'in Yunanlı olduğunu ve Makedonya'nın da Yunanistan toprağı olduğunu iddia ediyorlar. Bu iddiayı anıtın hemen başında bizzat 2 Yunanlı genci ısrarlı konuşmalarıyla yaşamış olduk. Bu durum iki ülke arasında savaş çıkaracak kadar ciddi durumda. Çünkü Yunanlılar Makedonya'nın bağımsızlığını tanımıyor. Bu nedenle de Birleşmiş Milletler ülkeyi " Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti " olarak tanıyor. Yolun devamında saat kulesini,yeni camii, Haydar Kadı Camii'ni ve 1506 yılından kalma İshak Bey Camii'ni görebilirsiniz. 

Şehrin güzelliği Makedon edebiyatında ve şarkılarında da geniş yer bulmuştur. Manastırla ilgili en meşhur şarkılardan biri “ Bitola Moj Roden Kraj ” yani " Bitola Güzel Memleketim ". Yine Manastırla ilgili Atatürk'ün de çok sevdiği ve Fikriye Hanım'ın piyano ile Ata'mıza çaldığı ( Veda filminde bu sahneyi izlemiştik ) “ Manastır'ın Ortasında Var Bir Havuz ” isimli şarkı da vardır. Sözleri şu şekildedir : 

" Manastır'ın ortasında var bir havuz, canım havuz
  bu köyün kızları hepsi de yavuz
  biz çalar oynarız, aman

 Manastır'ın ortasında var bir çeşme, canım çeşme
 bu köyün kızları hepsi de seçme
 biz çalar oynarız, aman "


Bitola'dan Ohrid'e dönüş yolundaki durağımız Resne. Buraya bizi götüren en önemli eser Resne'li Niyazi Bey Sarayı. Resneli Niyazi Bey, İttihat ve Terakki döneminin önde gelen bir ismidir. Birinci Meşrutiyet'in ilanına neden olan ayaklanmanın lideridir. 1913 yılında, Arnavutluk'tan gemiyle İstanbul'a gelirken kendisi için gönderilen koruma tarafından gemide öldürülünce arkasından meşhur “ Ne Şehittir Ne Gazi, Pisi Pisine Gitti Niyazi ” sözü söyleniyor. Evet, bu meşhur sözde adı geçen Niyazi, Resne'li Niyazi'nin ta kendisidir. Ayrıca " Geyik Muhabbeti " söyleminin de yine Resne'li Niyazi Bey'in dağda bulduğu geyiği beslemesi, İstanbul'a getirip Gülhane Parkı'na yerleştirmesi nedeniyle çıktığı rivayet ediliyor. Resne'li Niyazi Bey'in Sarayı, Fransa'daki Versailles Sarayı'nın bir kopyasıdır.

Ohrid'den ayrılma zamanı geldi, sıradaki şehrimiz Üsküp ve ardından da son ülkemiz Kosova..

5 Eylül 2010 Pazar

Balkanlar'da 6 Ülke Serüveni - Ohrid

Balkanlar serüvenimizin son günleri yaklaşıyor. Bu yüzden biraz hüzünlesek de gördüklerimiz, yaşadıklarımız ve hissettiklerimiz bu hüznümüzü bir nebze de olsa hafifletiyor. Serüvenimizin beşinci ülkesi Makedonya. 1993 yılında Birleşmiş Milletler tarafından bağımsızlığı tanınan Makedonya'nın başkenti Üsküp. Makedonya nüfusunun %60' ı Makedon, %30'u Arnavut, %4'ü ise Türkler'den oluşuyor. Makedonların tamamı Ortodoks, Arnavut ve Türkler ise Müslüman. Sanayinin olmadığı Makedonya'da tarım - hayvancılık ve tütün - üzüm ön planda.

Tiran üzerinden Makedonya'ya geldiğimiz için uzun bir yolculuk sonrası bir an önce otelimize ulaşmanın derdindeydik. Ama Makedonya'ya girdikten sonra böyle bir derdimiz kalmadı. İstikamet Struga üzerinden Ohrid. Her iki şehir de Ohrid Gölü etrafında kurulmuş. Struga'da çok sayıda göl etrafından konumlanmış yazlık evler görmeniz mümkün. Ayrıca burada Ohrid Gölü'nden doğup Yunanistan'a doğru akan Dirim Nehri'ni görmeniz mümkün. Nehir gölden doğduğu için ters akıyormuş gibi bir görüntü oluşuyor.


Ohrid Gölü, Balkanlar'ın en eski ve derin gölü olarak biliniyor. Oldukça geniş bir yüzölçümüne sahip olan göl temiz ve rahatlıkla girilebilir durumda. 30 km uzunluğundaki gölde yaşayan siyah noktalı alabalıkları ise nadir bulunan türden alabalıklar. Gölden adını alan Ohrid şehri ise Makedonya'nın incisi olarak tanımlanıyor. Zaten Ohrid'in incisi çok meşhur. Ama ben pek beğenmedim. Ayrıca orjinal incileri nerede bulabileceğinizi profesyonel veya bilen birilerine sormanızı tavsiye ederim. Aksi taktirde sedef takıları inci diye almanız mümkün. Makedonya'da 1 Euro 62 Denar'a eşit. Rahatlıkla Euro kullanabilirsiniz ama para üstünü çoğunlukla Denar olarak alacaksınız. Şehir ve Ohrid Gölü, UNESCO tarafından dünya mirası listesine dahil edilmiştir.

Bizim kaldığımız otel Ohrid şehir merkezine 10 dakika uzaklıkta, göl kenarında bulunan, dört yıldızlı Metropol Otel'di. Otelin göl kenarında plajının olması nedeniyle rahatlıkla göle girebildik. Gölün ısısının dışarıdan daha sıcak olduğunu belirtmeden geçmeyeyim. Otelin yemekleri de fena değildi. En azından siyah noktalı alabalıklardan yeme şansımız oldu.


Ohrid'e gittiğinizde görmeniz gereken yerlerin başında St. Naum geliyor. Ohrid'e yarım saat uzaklıkta bulunan St. Naum'da bölgenin en önemli azizlerinden St. Naum'un Manastırı bulunuyor. Aracınızdan inip manastıra kadar yürümeniz gerekiyor. Emin olun yürüyeceğiniz yol buna fazlasıyla değer. Bir tarafta Ohrid Gölü, diğer tarafta ise bu göle hayat veren Srno Dirim Nehri var. Ayrıca hediyelik eşya satan insanları, yemek yerlerini ve sokak müzisyenlerini de görebilirsiniz yol boyunca.


St. Naum ve St. Clement, Kiril alfabesini bulan, Slav birer aziz olan St. Kiril ve St. Metodius'un öğrencileriymiş. St. Kiril'in bulduğu Kiril alfabesini tüm Balkanlara yayanlar ise St. Naum ve St. Clementmiş. Ohrid, Hristiyanlık açısından önemli bir merkez konumunda bulunuyormuş. St. Naum bu manastırı 16 y.y. sonunda inşa etmiş. Burada özellikle zihinsel problemi olan hastalara şifa dağıtıyormuş. Manastırın içinde bir de kilise var. St. Naum'un mezarı da bu kilisenin içinde. St. Naum'un mezarının üstüne kulağınızı dayadığınızda eğer iyi bir insansanız kalp atışını duyabileceğiniz rivayet ediliyor. Deneyenlerin olduğunu itiraf etmeliyim. Bir de manastırın girişindeki mozaiği dikkatle incelemenizi tavsiye ederim. Ayrıca " Before The Rain " filminin de St. Naum manastırında çekildiğini de belirteyim.


St. Naum'dan ayrılıp Ohrid şehir merkezini keşfetmeye doğru yola çıkıyoruz. Ohrid şehir merkezi oldukça hareketli ve kalabalık. Şehir merkezinde şehrin koruyucusu olarak kabul edilen St. Clement'in elinde Ohrid şehri ile beraber yapılmış çok büyük bir heykeli var. Yine merkezde çok yaşlı bir çınar ağacı bulunuyor ki buraya Çınar Meydanı denilmekte. Güneşli havalarda bu yaşlı çınarın gölgesine sığınmamak mümkün değil. Buradan göl kenarına doğru yürüyeceğiniz cadde şehrin ana caddesi, bir nevi İstanbul'daki İstiklal Caddesi'nin ufak bir benzeri.


Öncelikle eski Ohrid'i gezeceğiz hem de yürüyerek. Eski Ohrid'de evler beyaz badanalı ve pencerelerinde de dantel perdeleri bulunuyor. Bu nedenle bizlere biraz Safranbolu'yu hatırlatmadı değil hani. Eski Ohrid'in girişinde Türk Konsolosluğu bulunuyor. Buradan biraz yukarı doğru çıkmaya başlayında Ayasofya Kilisesi'ne ulaşabiliyorsunuz. Kilisenin duvarlarındaki resim ve mozaikler geçmişten günümüze dek korunabilmiş. Bunun nedeni ise, Osmanlı buraları fethettiğinde kiliseleri camiye çevirmesi ve tüm bu mozaik ve resimlerin üzerini sıva ile kapatması. Kilise'nin akustiği mükemmel. Bu nedenle burada konserler düzenleniyormuş. Biz oradayken de müzik festivali kapsamında klasik müzik konseri hazırlıkları yapılıyordu.




Ayasofya Kilisesi'nden sonra hedef Antik Tiyatro. Ama buraya ulaşmak için biraz daha dik bir yokuşu çıkmanız gerekiyor. Sıcak havalarda ne kadar zor olacağını tahmin edebilirsiniz. Biz de grupta bazı fireler verdik tabiki. Hatta ben bile bir ara vazgeçecek gibi oldum. Antik tiyatrodan şehri birazcık fotoğrafladıktan sonra yine ufak çaplı bir yokuşa vurduk kendimizi. Yolumuzun üstünde olan Rönesans öncesi ve Rönesans dönemi fresklerle süslü 1295 tarihli Sv. Bogorodica Perivlepta Kilisesi'ni gezdik. Bu kilisede ilk Slav alfabesi ile yazılan yazılar, kilisenin mermer taşlarına kazınmış. Ohrid'de 365 tane kilise olduğu söylenmektedir. Ardından Bizans döneminin en önemli kilisesi olan St. Panteleymon Kilisesi'ni gördük. Burada Balkanlar'ın en eski üniversitesi kurulmuş. Şu anda da kilisenin bahçesinde yapılan kazılarda bu üniversitenin kalıntıları çıkartılıyor. Yine bu kilisenin bahçesinde Fatih Sultan Mehmet in askerlerinden olan Nişancı Sinan Yusuf Çelebi'nin türbesi bulunuyor.


Artık en tepede sayılırız ve göl kenarına doğru inmeye başlayacağız. Ama inişe geçmeden önceki son ziyaretimiz muhteşem manzarasıyla St. John ve St. Kaneo Kilisesi. Nihayet inişe geçtik. Bu kadar yürümenin sonunda nasıl geri döneceğiz derken göl kenarında bizi bekleyen kayıkları görünce sevinmedik değil hani. İnsanları göle girdiğini görüp hayıflanmamıza rağmen 6- 7 dakikalık kayık keyfiyle de avunmayı bildik. Ve artık yemek zamanı. Göl çevresinde ve şehrin ana caddeleri üzerinde pek çok alternatif bulunuyor bu konuda. Biz pizza yemeyi tercih ettik ve İstanbul Pizza'yı denedik. Üzerinde yoğurt sosu olmasına rağmen lezzetli olduğu söylenebilir. Ayrıca yerel birası olan Skopsko denemeye değer. Ama en nihayetinde fiyatların çok uygun olduğunu belirtmeliyim.

Ohrid tek kelimeyle harika bir yer. Bu yüzden hiç bir şeyin yarım kalmasını istemiyorum. Şehir merkezinden sonra istikamet Bitola ( Manastır ) ve Resne'ye doğru ...

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Balkanlar'da 6 Ülke Serüveni - Tiran

Bugünkü yolculuğumuz turun en uzun yolculuğu oldu. Sınır kapılarından geçişler dahil olmak üzere neredeyse 12 saate yakın bir yolculuk yaptık. Bu uzun yolculuk süresinde gördüğümüz ve turumuzun dördüncü ülkesi olan Arnavutluk'un başketi Tiran bizim için tam bir hayal kırıklığı oldu. Bu kadar dış dünyaya kapalı ve dolayısıyla gelişememiş bir ülke ile karşılaşmayı beklemiyordum açıkçası.

Karadağ'dan ayrılıp İşkodra Gölü üzerinden Arnavutluk'a giriş yaptık. İşkodra Gölü, Arnavutluk ile Karadağ arasında kalan, Balkanlar'daki en büyük göl. Gölün Karadağ tarafında kalan kısmı 1983 yılında milli park ilan edilmiş. İşkodra Gölü'nün en önemli özelliği Avrupa'da kalan son pelikanların burada yaşıyor olması. Ayrıca 64 çeşit balık ve 240'tan fazla kuş türü ile Avrupa'nın en zengin doğa alanlarından bir tanesi İşkodra Gölü.

Karadağ - Arnavutluk arasındaki yollar çok kötü. Bu nedenle yorucu bir yolculuk oldu bizim için. Arnavutluk'ta ilk durağımız başket Tiran. Başket Tiran, ülkenin kalbi durumunda. Sanırım en gelişmiş ve düzenli şehri Tiran olsa gerek. Şehrin merkezi, geniş cadde ve bulvarların oluşturduğu İskender Bey Meydanı. Zaten bu meydana geldiğinizde hem biraz Arnavutluk'un tarihini hem de burada görülmesi gereken yerleri keşfedip Tiran gezinizi tamamlayabilirsiniz. İskender Bey Meydanı'ndaki en önemli eser Osmanlı Dönemi'nden kalma Ethem Bey Camii. Özellikle dış cephe süslemeleri ve duvarlardaki betimlemeler tek kelimeyle harika. Tek kubbeli ve tek minareli cami, Enver Hoca'nın yıktırmadığı ender camilerden bir tanesi. Ethem Bey Camii'nin hemen yanıdan bulunan saat kulesi 1830 yılında inşa edilmiş.
Camii ve saat kulesinin karşısında bulunan Milli Tarih Müzesi ve Opera Binası da görülmeye değer yerler arasında bulunuyor. Arnavutluk'ta en çok duyacağınız isimler Enver Hoca ve Rahibe Teresa. Enver Hoca dönemi Arnavutluk'ta tam 41 sene sürmüş. Bu kadar dışa kapalı bir ülke olmalarının baş mimarı olarak söyleniyor Enver Hoca. En sert uygulamalarından biri de ülkede dini yasaklamış olması. Resmi dini ateist olan tek ülke durumundaki Arnavutluk, Enver Hoca döneminden sonra bu konuda daha esnek hale gelmiş. Ülkenin yaklaşık %70'inin bir dine mensup olduğu Arnavutluk'ta müslümanlar bu oranın %60'ına sahip.
Rahibe Teresa... Gerçek adı Agnes Gonca Boyacı olan Rahibe Teresa, Üsküp'te doğmuş olmasına rağmen Arnavut kökenli bir ailenin çocuğu olduğu için Arnavutlar için büyük bir gurur kaynağı olmuştur. Rahibe Teresa'nın insanlık adına yaptıkları 1979 yılında Nobel Barış Ödülü ile taçlandırılmış olsa da Arnavutluk'ta pek çok yerde fotoğrafını, büstünü ve bulvarlara - meydanlara, havaalanına ve caddelere verilen adını görmeniz mümkün.
Öğlen yemeğimizi Sheraton Oteli'nin arka tarafında bulunan Juvenilja Restaurant'ta yedik. Kale görünümlü mekan 2 kattan oluşuyor. Bizim tercihimiz Elbasan Tava, Arnavut Ciğeri, Pizza ve Makarna'dan yana oldu. Ülkemizde yediklerimize çok fazla benzememekle beraber yine de yenilebilir olduğunu söyleyebilirim. Şu ana kadar tur boyunca içtiğim en lezzetli su da buradaydı.
Arnavutluk'ta dikkatlerden kaçmayacak en önemli şeylerden biri hemen hemen her evin kapısında göreceğiniz Mercedes marka otomobiller, diğeri ise canlı bahis oynanabilen mekanlar.  Eski ya da yeni farketmez Arnavutlar'ın tercihi Mercedes otomobiller olmuş. Kiminin direksiyonu sağ tarafta kimininki ise sol tarafta. Bunların bir kısmının çalıntı olduğu söyleniyor. Hatta Arnavutlar'ın yer altı dünyasında ciddi söz haklarının olduğu da söyleniyor.
Tiran'dan ayrıldıktan sonra Elbasan üzerinden Makedonya'ya geçiş yaptık. İki ülke arasındaki farklılık bu kadar mı kendini belli eder. İstikamet iki gün kalacağımız Ohrid ...

24 Ağustos 2010 Salı

Balkanlar'da 6 Ülke Serüveni - Kotor, Budva

Turumuzun üçüncü ülkesi Karadağ. Yugoslavya'nın dağılmasından sonra önce yeni Yugoslavya'da kalan ülke, 2003 yılında Sırbistan - Karadağ Federasyonu'nu oluşturmuş ama nihayetinde 2006 yılında bağımsızlığını ilan etmiş. Karadağ, Kosova'dan sonra dünyanın en yeni ikinci ülkesi konumunda bulunuyor. Para birimi Euro olan Karadağ'ın başkenti, bizim de konaklayacağımız Podgorica şehri.


Dubrovnik'ten sonra Karadağ daha da merak uyandıran bir şehir oldu bizim için. Özellikle Adriyatik Denizi kenarında uzun bir sahil şeridine sahip olması bu merakımızın ana nedenlerinden biriydi. Karadağ'da Herceg Novi'de konaklamıştık ama asıl merak ettiğimiz yerler bugüne kalmıştı. İstikamet, körfeze de adını veren Kotor. Öncelikle Kotor Körfezi'nin çok muhteşem bir görüntüye sahip olduğunu belirtmeliyim. Körfez, Bokelj adlı Orenj Dağları'ndan gelen bir nehrin yaptığı bir kanyon, yani doğal bir liman. Dar boğazlarla birbirine bağlanan dört koydan oluşuyor. Körfezin çevresini dolaşabileceğiniz gibi körfezin en dar yerinden arabalı vapurla da geçebiliyorsunuz.


Kotor ... Tam bir Ortaçağ şehri. Zaten UNESCO tarafından koruma altına alınmış bir şehir. Surlarla çevrili Stari Grad'ı ( Old City ) gezeceğiz. 1979 yılında büyük bir deprem geçiren Kotor, Unesco tarafından orjinaline uygun bir şekilde restore edilmiş. Kotor, önemli bir turizm şehri. Bunu limandaki gemilerden ve tur otobüslerinde anlamanız mümkün. Biz şehre deniz tarafındaki kapıdan giriş yaptık. Bu kapıdan girdikten sonra karşınıza çıkan meydan, şehrin en büyük meydanı olan Silahlar Meydanı. Bu meydanda büyükçe bir saat kulesi ve hemen önünde piramit şeklindeki utanç duvarını göreceksiniz. Saat kulesi 17. yüzyıldan kalma, mekanizması ise 19. yüzyılda takılmış. Saat halen faal durumda ve İsviçreli ailenin torunları tarafından bakımı yapılıyor.


Kotor dar sokakları olan ve bu sokakların her birinin farklı meydanlara çıktığı bir şehir. 12 ayrı saray, çeşitli katedral ve kiliseler bulunan Kotor'un koruyucusu Aziz Tryphon. Onun adına yapılmış olan katedral ise görmeye değer. Sokak aralarında ve meydanların civarında şehrin önde gelen ailelerine ait saraylar bulunuyor. Aslında saraydan daha çok malikaneye benziyor ama Karadağlılar saray demeyi tercih ediyorlar. Bu saraylardan birisi de balkonu olduğu için en güzel saray seçilen Pima Sarayı. Drago Malikanesi, belediye binası, Kotor Denizcilik Müzesi binası olarak kullanılan Grigurana Malikanesi, Aziz Nikola Kilise'si, Aziz Luka Meydanı'na giden yoldaki şehir arşivi ve dedikodu meydanı olarak nitelendirilen küçük alandaki su kuyusu da görülecek yerler arasında bulunuyor. Ayrıca çin seddine benzeyen surlara tırmanmanız ve tepedeki kalesine ulaşmanın mümkün. Tabiki dayanabilirim diyorsanız. Çünkü oldukça dik bir yokuşa sahip. Yakın gelecekte teleferik inşa etme sözü almış Kotorlular ama pek inandıkları da söylenemez.


Kotor'dan ayrılmak zor oldu ama yolculuğumuz devam ediyor. İstikamet, Avrupa sosyetesinin son gözdesi Budva. Budva, Karadağ'ın en turistik bölgesi. Ne de olsa Karadağ'ın en güzel plajları burada. Bir de Adriyatik Denizi kıyısındaki diğer yerler gibi taşlık değil, kumsala sahip bir yer Budva. Kotor gibi Budva'nın da surlarla çevrili eski şehri bulunuyor. Kotor kadar büyük olmasa da dar sokakları ve ardındaki kocaman deniz manzarası oldukça etkileyici. Yine bir kaç küçük kapıdan giriş - çıkış yapabilirsiniz. Kotor'da olduğu gibi burada da İtalyan etkisi çok net görünüyor. Sveti Jovan kilisesi, Kutsal Üçleme Kilisesi, Aziz Sava Kilisesi, kalesi, Roma döneminden kalma hamam kalıntıları görülebilir yerlerdendir. James Bond filmlerinden "Casino Royale" filminin Budva'da Hotel Splendid'de çekildiğini de belirteyim. Budva'dan ayrılıp gece konaklayacağımız Podgorica'ya giderken St. Stefan adasını da görebilirsiniz. Ada kayaların üzerine kurulmuş ve dar bir yolla anakaraya bağlanmış. Ünlülerin gözde tatil mekanı olduğu için ünlenen St. Stefan'a kocaman bir tatil köyü inşa edilmiş.

Ve akşam Karadağ'ın başkenti Podgorica'da konaklıyoruz. Başkent olmasına rağmen oldukça sade, sessiz ve gösterişsiz bir şehir Podgorica. Bir sonra ki durağımız Arnavutluk'un başkenti Tiran üzerinden Ohrid ...


18 Ağustos 2010 Çarşamba

Balkanlar'da 6 Ülke Serüveni - Dubrovnik

Bugünkü tur programımızda sahil şehirlerini gezeceğiz. Ve bu şehirlerin başında tabiki çoğumuzun bildiği ya da duyduğu Dubrovnik geliyor. Karadağ'da, Herceg Novi'de güne başladık ve yolculuğumuz Hırvatistan'a, Dubrovnik'e doğru...

Dubrovnik'e gitmeden önce geçmemiz gereken iki tane sınır kapısı var. Biri Karadağ'dan çıkış için diğeri de Hırvatistan'a giriş için. Çıkışımız kolay olsa da Hırvatistan'a girmek o kadar da kolay olmadı. Hem sınır kapısının yoğunluğu hem de pasaport işlemlerinin biraz daha detaylı yapılması nedeniyle bir süre beklemek zorunda kaldık. Ama sonrası tüm bunlara değdiğini gösterdi bize.


 Dubrovnik, Hırvatistan'ın en önemli tatil şehri. Hatta Adriyatik'in incisi bile deniyor onun için. Tarihteki ilk cumhuriyetlerden birisi Dubrovnik, yani Ragusa Cumhuriyeti. 1991 yılında bağımsızlığını ilan eden Hırvatistan'da özellikle bu bölge Sırplar'ın ve Karadağlılar'ın saldırılarıyla fazlasıyla tahrip edilmiş. 2005 yılında UNESCO tarafından finanse edilerek şehir orjinaline sadık bir şekilde yeniden inşa edilmiş ve Dünya Mirasları Listesi'ne alınmış. Biz şehrin kale içi mevkii gezebildik sadece. Ama ayrılırken çok daha uzun bir süre için buraya gelmemiz gerektiğine karar verdik.

Dubrovnik'te surların içerisinde şehri gezmek için kullanmanız gereken iki tane kapı var. Biz şehrin ana giriş kapısı olan Pile Kapısı'ndan giriş yaptık, Ploçe Kapısı'ndan da çıkış. Pile Kapısı'nın hemen üstünde şehrin koruyucusu olan Aziz Blaise'nin heykeli bulunuyor. Elinde de Dubrovnik'in küçük bir maketi var. Aziz Blaise aslında Dubrovnik ve civarında hiç yaşamamış. Rivateye göre bir gece Aziz Blaise, Dubrovnik'teki papazın rüyasına girerek ona ertesi gün Venedikliler'in saldıracağını söylemiş. Dubrovnikliler ertesi gün Venedikliler'in saldırısına uğramış. Ama Aziz Blaise'nin uyarısı sayesinde hazırlık yaptıkları için Venedikliler şehri ele geçirememiş. O gün bugündür Aziz Blaise, Dubronvik şehrinin koruyucusu olmuş. Heykelini hem giriş kapısını üzerinde hem de şehrin içerisindeki pek çok yapıda görebilirsiniz. Hatta kendi adına kilise ve katedral de bulunuyor. Bu arada Aziz Blaise'nin 8. yüzyılda şimdiki Sivas'ta yaşadığı söyleniyor.


Pile Kapısı'ndan girdikten hemen sonra sağ tarafta siyah renkte bir mekanizma göreceksiniz. Bu mekanizma 15. yüzyıldan kalma ve orjinal bir mekanizma. Şehrin kapıları bu mekanizma sayesinde hava aydınlanınca açılıyor, hava kararınca kapatılıyor. Buradan şehrin içine girmek için ilerlediğinizde girişe yakın Dubrovnik'in haritasını göreceksiniz. Haritayı incelediğinizde de üzerindeki üçgen, yuvarlak şekilleri ve kırmızı noktaları görecekseniz. Bu şekiller ve noktalar şehrin yanan ve bombalanan yerlerini gösteriyor. Göreceksiniz ki, şehrin %75-80'i ciddi anlamda zarar görmüş.


Surlar, Duvrovnik'in simgesi sayılıyor. Uzunluğu yaklaşık 2 km civarında. Bu surlar üzerinde 10 tane burç ve Adriyatik Denizi'ne bakan 3 tane kule mevcut. Buralara çıkabilmeniz mümkün. Pile Kapısı'ndan girdikten sonra karşımıza Onofrio Çeşmesi çıktı. Şehrin en iyi bilinen ve en eski anıtlarından birisi bu çeşme. 16 adet bölmesi bulunan çeşmenin rölyefleri oldukça ilginç. Çeşmenin hemen karşısında Fransisken Manastırı bulunuyor. Bu manastırın en önemli özelliklerinden bir tanesi de içerisinde 14. yüzyıldan kalma, Dünya'nın en eski ve hala açık olan eczanesinin bulunması. Ayrıca içerideki müze de görülmeye değer.


Dubrovnik'te neredeyse tüm binalar çok eski zamanlardan kalma. Bu nedenle sürekli bir yerlere bakmaktan alamıyor insan kendisini. Placa ya da Stradun caddesinden yürüyerek ulaşılan Loggia Meydanı, bu tarihi binaların merkezi sayılabilir. Orlando Sütunu, saat kulesi ( üzerinde bulunan sarı top ayın durumunu gösteriyor ), Sponza Sarayı, Dubrovnik Katedrali ( Meryem Ana'ya adanmış ) ve Rector ( Rektörler ) Sarayı bunlardan bir kaç tanesi. Ayrıca pek çok kilise ve katedral görmeniz de mümkün. Caddenin sonundan, Gümrük Binası'nın yanından şehrin limanına ulaşabilirsiniz. Her ne kadar biz görmemiş olsak da Duvrovnikliler'in kendilerine özgü inşa ettikleri gemileri ünlüymüş.


Rehberli turumuzdan sonra artık serbest zamanımız var. Bu da demektir ki şehri süratli bir şekilde keşfetmemiz ve bir ara yemek yememiz gerekiyor. Şehir insanı kendine çok fazla çekiyor ve her daim kalabalık. Sadece ana caddesi değil, küçük ve dar ara sokakları da görülmeye değer. Bu sokaklarda yaşayan insanları, evleri ve asılan çamaşırları görebilmeniz de mümkün. Mesela buradaki evler 4 katlı. En alt kat dükkan, bunun üzerinde oturma odası ve yatak odası bulunuyor. En üst katta da mutfak bulunuyor. Mutfakların en üst katta olma nedeni ise yangın tehlikesine karşı önlem almak. Ana cadde üzerindeki cafe ve restaurantlardan daha çok bu ara sokaklardaki mekanlar revaçta. Biz de yemek tercihimizi bu sokaklardan birinde kullandık: Konoba Sebatıan 'da, Türkçe menüden seçim yaparak yedik yemeklerimizi üstelik. Restaurant'ın sahibi İbrahim Yüzer ilgilendi bizimle. Aklımıza gelen her şeyi sorduk kendisine. Yolunuz düşerse uğramalısınız ( http://www.restaurantsebastiandubrovnik.com/ ) .

Yemek sonrası biraz alışveriş, biraz fotoğraf çekimi derken serbest zamanımız da bitirdik. Buraya kadar gelmişken kem kendiniz için hem de hediye etmek için şarap ( Dingac kırmızı şarabı ), bademli çikolata, Hırvat bebekleri ve tabiki kravat alabilirsiniz. Fiyatların çok ucuz olduğunu söyleyemem ama güzel alternatifler olduğunu belirtmeliyim. Dubrovnik'te yapılacak o kadar şey ve görülecek o kadar yer var ki. Biz gidemedik ama Elafiti Adaları, görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Koloçep, Lopud ve Şipan adalarından oluşan Elafiti Adaları herkes tarafından tavsiye edilmektedir. Dubrovnik'te denize girmeniz mümkün ama uzun kumsallar beklemeyin.

Dubrovnik'ten ayrılmak üzücü oldu bizim için. Ne de olsa çok fazla zaman ayıramadık. Bizi avutan şey ise Kotor ve Budva'ya doğru yola çıkışımız oldu...

13 Ağustos 2010 Cuma

Balkanlar'da 6 Ülke Serüveni - Mostar , Blagaj , Poçitel

Uzun bir serüven olacağını baştan bildiğimiz turumuzda ikinci durağımızdı Mostar. Saraybosna'ya uzaklığı yaklaşık 140 km olmasına rağmen kullandığımız yolun gayet güzel olması ve gördüğümüz manzaranın da son derece etkileyici olması nedeniyle hiç bir şey anlamadık yolculuktan.

Mostar'a ulaşmadan mola verdiğimiz tek yer, Jablanica oldu. Merkezden yaklaşık 2-3 km sonra mola verdiğimiz Zdrava Voda ( http://www.zdravavoda.co.ba/ ) isimli restaurantın sahip olduğu manzara çok güzeldi. Ayrıca burada gördüğümüz kuzu çevirmeleri de yazmazsam haksızlık etmiş olurum. Bir de bu restaurantta masalarda bulunan mavi renkteki Bosna Hersek haritalarını ücretsiz edinebilirsiniz. Jablanica, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin işgali altındaymış. Jablanica'lılar Nazilerden kaçarken nehir üzerindeki köprüyü ve tren yolunu patlatmışlar. Hala aşağıya sarkan tren yolunu görebilirsiniz. Hatta tren yolunun üzerindeki treni de. Mavi, yeşil hatta turkuaz rengine dönüşen Neretva Nehri boyunca ilerleyerek Mostar'a ulaştık.


Mostar ve Mostar Köprüsü. Belki de Balkanlar'da yaşanan savaşa dair hepimizin en net hatırladığı yer. Neretva Nehri kıyısında kurulmuş bir şehir Mostar. 1566 yılında Mimar Sinan'ın öğrencisi Mimar Hayrettin tarafından inşa edilmiş olan Mostar Köprüsü ile bildiğimiz ve sevdiğimiz bir şehir Mostar. Yaklaşık 120.000 nüfusa sahip olan Mostar'daki binalarda da kurşun, şarapnel ve bomba izlerini görmeniz mümkün. Mostar Köprüsü'ne yürürken, bu köprünün mimari denemesi için yapılmış olan, daha eski ama pek bilinmeyen köprüyü ( Kriva Cuprija Köprüsü ) görebilirsiniz.  Mostar Köprüsü, şehrin simgesi durumunda. Hala eski önemi devam ediyor. Ama insan yine de eski köprüyü yerinde görmeyince üzülmüyor değil. Ne de olsa Mostar'da yaşayan farklı etnik grupları bir araya getiren, onları birbirine bağlayan, hoşgörü ve kültürel çeşitliliğin sembolü olan yegane köprüymüş Mostar Köprüsü. Savaş boyunca Sırplar tarafından saldırılara uğrayan köprü malesef Hırvatlar tarafından yıkılıp, Neretva Nehri'nin sularına gömülmüş.


Mostar Köprüsü'nün yıkılması manevi anlamda en büyük darbe olmuş Müslümanlara. Geleneklere göre şehrin erkekleri düğünden önce nişanlılarına cesaretlerini ispat etmek için 24 metre yükseklikteki bu köprüden atlıyormuş. Günümüzde ise gençler ziyaretçilerden para toplayarak ve gösteri amaçlı olarak atlıyor bu köprüden. Köprü, eski haline uygun olarak UNESCO ve Dünya Bankası'nın desteğiyle Türk şirketi Er-Bu tarafından yeniden inşa edilmiş. 2002'de başlayan çalışma 2003 yazında sona ermiş. Köprünün yeniden inşaası için nehir yatağında bulunan orjinal taşların bir kısmı çıkarılmasına rağmen suyun içinde bozulmaya uğradığı için kullanılamamış. Bu nedenle orijinal taşların çıkarıldığı ve günümüzde kapalı olan taş ocağı tekrardan bu iş için açılıp aynı ocaktan çıkarılan taşlar köprünün yapımında kullanılmış. 2005 yılında Mostar Köprüsü ve eski Mostar UNESCO tarafından " Dünya Kültür Mirasları " listesine eklenmiş.


Mostar Köprüsü'nün girişinde, hemen sol tarafta yerde bulunan taş üzerindeki şarapnel parçası ve " Don't Forget 93 " yazısı yaşananların şiddetini gösteren örneklerden biri sadece. Köprü üzerinde epey bir kalabalık mevcut. Özellikle para için atlayacak gençleri görmek için bekleyenler çok fazla. Baştan uyarayım, çok fazla beklemeniz gerekebilir bu atlayışı görmek için. Köprünün taşları çok kaygan, dikkatli yürümekte fayda var. Köprü'den Müslüman tarafına geçtikten sonra Kuyumcular (Kujundziluk) Çarşısı'ndan yürüyerek 1618 tarihinde yapılan Koski  Mehmet Paşa Camii'ne gittik. Yol boyunca gördüğümüz dükkanlar ve hediyelik eşyalara bakarak tabiki. Koski Mehmet Paşa Camii'nden ve özellikle minaresinden Mostar'a bakmanızı tavsiye ederim. Hani o fotoğraflarda gördüğümüz aynı manzara tam karşınızda çünkü. Farklı tek bir şey göreceksiniz, o da şehrin Hırvat tarafındaki dağın tepesinde bulunan büyük bir Haç !!!




Öğlen yemeği için çeşitli alternatifler bulunuyor. Fiyatlar ise makul denebilecek düzeye yakın. Turistik olmasından dolayı biraz pahalı da gelebilir. Ama nerede yerseniz yeyin, yemeğinizin gelmesini beklemeyi göze almalısınız. Biz tercihimizi köprü girişine yakın ve kocaman bir çınarın altında bulunan Sadrvan Restaurant'tan yana kullandık ve karışık - yöresel yemekler söyledik. Yemekten sonra istikamet Blagaj ve oradan da Türk köyü olarak bilinen Poçitel.


Blagaj, Mostar'a 10 -15 dakika uzaklıkta bulunuyor. Burada Bosna'nın ilk tekkesi, Sarı Saltuk'un tekkesi bulunuyor. Bu topraklar Osmanlı'ya dahil olmadan önce kurulmuş, 550 yıllık bir Bektaşi Tekkesi olan Sarı Saltuk Tekkesi. Sadece din ve tasavvuf merkezli olmayan ve insanlara huzur veren bir yer olmasıyla da biliniyor. Tekke'nin yanında Sarı Saltuk'un türbesi bulunuyor. Efsaneleşmiş bir Türkmen, Bektaşi / Alevi inanç önderi olan Sarı Saltuk'un Fatih Sultan Mehmet'in oğlu, Cem Sultan'ın derlediği Saltukname'de 12 tane türbesinin bulunduğu belirtiliyor. Çok fazla ziyaretçisi olduğunu söyleyebilirim. Bu tekkeye geldiğinizde göreceğiniz en ilginç ve güzel şeylerden biri de tekkenin hemen yanındaki mağarada su yüzüne çıkan Buna Nehri'nin kaynağı. Saniyede 43.000 litre su akıtan Buna, kaynağına kadar 19 km lik bir nehir olma özelliği taşıyor. O gürül gürül akan suyun kaynağının bu mağara olduğunu görmek çok ilginç gerçekten de. Nehrin suyu çok soğuk, bir iki dakikadan fazla durulabileceğini zannetmiyorum ama her şeyiyle insanı kendisine çektiği kesin.


Blagaj'dan sonra Poçitel'e doğru devam ettik. Poçitel'in kelime anlamı " başlangıç ". Türkler'in Bosna topraklarında kurduğu ilk köy olma özelliğine sahip. Neretva Nehri'nin kenarında bulunan bir tepeye kurulmuş olan köyün eski taş yapıları, arnavut kaldırımlı sokakları, karşılıklı konumlanmış olan kaleleri, gözetleme kulesi, eski Türk Hamamı, Şişman İbrahim Paşa Camii ve kivi ağaçları görülmeye değer. Özellikle köy halkının küçük kese kağıtlarında sattığı kuru ve yaş meyveler çok iştah açıcı. Savaş öncesi yönetmenlerin ve ressamların gözde yerlerinden biriymiş Poçitel. Nam-ı diğer kaderin ve aşkın köyü...

Poçitel'den ayrıldıktan sonra Stolac ve Trebinje üzerinden Karadağ sınır kapısına geldik. Stolac'dan sonra Bosna Hersek içindeki Sırp Cumhuriyeti başlıyor. Trebinje'de ise Bosna'nın ekilebilir nadir toprakları bulunuyor. Karadağ'a giriş yapabilmek için önce Bosna Hersek'ten çıkış yapmamız gerekiyor. Korkulanın aksine hem Bosna'dan çıkışımız hem de Karadağ'a girişimiz çok kolay oldu. Ama pasaportlarımıza damga yemekten kurtulamadık.

Karadağ'da Herceg Novi'de konakladık. Herceg Novi, Kotor Körfezi'nde bulunan bir sahil şehri. Akşam üstü saatlerinde, şehir merkezine 10 dakikalık bir uzaklıkta bulunan dört yıldızlı Hotel Riviera'ya yerleşme fırsatı bulduk. Otelimiz beklediğimizden çok daha iyiydi. Tipik bir tatil köyü havasında, denize sıfır bir oteldi. Saat daha erken olduğu için Adriyatik Denizi'ne girme fırsatını da yakalamış olduk böylece. Gün boyu yapılan yolculuktan sonra böyle bir ödülü hakettiğimizi düşünüyorum.

Ertesi sabah rotamızın ilk durağı belli; Dubrovnik ...