30 Eylül 2009 Çarşamba

Ahmet Ertuğ'un Bakışıyla Bilgelik Mabetleri: Kütüphaneler



Nişantaşı - Teşvikiye denince akla gelen şeyler hep aynıdır: Şık ya da farklı giyinen, süslü ya da bol makyajlı, alışveriş delisi kadınlar veya caddenin üzerine arabalarını park edip Teşvikiye Cafe, House Cafe, Starbucks vb yerlerde oturup sohbet eden sosyetik insanlar, sürekli bir trafik hali ya da Teşvikiye Camii'ne gelen ünlü insanlar... Aslında daha pek çok şey geliyor insanın aklına ama benim konum bu değil.

Fevziye Mektepleri Vakfı'na ait olan Galeri Işık'ın önünden 12 Eylül - 10 Ekim 2009 tarihleri arasında geçerseniz çok değil bir yarım saatinizi ayırmanızı tavsiye ederim. Ama yarım saat deyip de 2 saatten önce çıkamazsanız onu bilemem.

Mekan mimar ve fotoğraf sanatçısı Ahmet Ertuğ'un bakışıyla 23 tane kütüphane fotoğrafına ev sahipliği yapıyor. Sergide yer alan fotoğraflar İngiltere, Avusturya, Fransa, İsviçre, İtalya, Almanya, İspanya, Portekiz, Çek Cumhuriyeti ve İrlanda'dan  seçilmiş tarihi kütüphanelerin fotoğrafları. En önemli özelliği Türkiye'de ilk kez sergileniyor olması.

Fotğraf çekmeye çalışan ve bunun için emek harcayan ben bu sergiyi muhakkak görmeliydim ve öyle de yaptım. Hem üzücü hem sevindiri olan şey serginin boş olmasıydı. Üzücüydü, çünkü kimse bu sergiyi farketmiyor ve hak ettiği ilgiyi göstermiyordu. Sevindiriciydi, çünkü fotoğraflara detaylarını inceleyebilecek kadar zaman ayırabilme imkanım vardı.

Sergideki fotoğrafların çoğu manastır kütüphanelerinde çekilmiş. Bunların yanında ulusal kütüphaneler ve üniversite kütüphaneleri de bulunuyor. Hepsinin en çok dikkat çeken yeri tavanları. Tavanlardaki kabartmalar, desenler tek kelimeyle etkileyici. Fotoğrafın da etkisiyle olsa gerek kütüphanelerin hepsi insanı içine çekiyor. Hani fotoğrafların boyutları daha büyük olsa kendinizi kütüphanelerin içerisinde bile hissedebilirsiniz. Fotoğraflardaki derinlik, bakış açısı, ışık, kompozisyon alıp götürüveriyor bir anda.

Sergide Fransa ve Avusturya'dan 4 tane, Almanya'dan 3 tane, İspanya, Portekiz, Çek Cumhuriyeti ve İtalya'dan 2 tane, İrlanda, İngiltere ve İsviçre'den birer tane kütüphane fotoğrafı bulunuyor. Kütüphanelerin en büyük ortak özelliklerinden biri bu kadar görkemli olmalarına karşın raflarda bulunan kitapların ciltlerin fazlasıyla sade ve aynı olması. Kimi kütüphane insanda müze geziyormuşsun hissi yaratıyor. Kimi belli ki çok eski , tavanındaki çatlağı dahi fotoğraftan görebiliyorsun. Bir kaç tanesinin renk tonları soğukluk hissi veriyor insana, pek de ilgi çekici değil. Ama hepsinde çok eski yıllara ait olma belirginliğini ve o zamanlardaki kültürü, asaleti ve zarafeti görmek mümkün.

23 tane birbirinden güzel kütüphanenin içinde beni en çok kendisine çeken ve yakından görme isteği uyandıran kütüphane, Dublin İrlanda'daki Trinity College Kütüphanesi oldu. Kendi içerisindeki düzeni, kütüphanedeki genel havaya hakim tek renk olması, insanı rahatsız eden herhangi bir fazlalığın ya da eksikliğin olmaması ve burası gerçek olabilir inancı en ağır basan kütüphane olması benim için en dikkat çekici özelliğiydi.

Serginin sonunda, çıkarken Ahmet Ertuğ'a hitaben bir şeyler yazabileceğiniz defteri göreceksiniz. Böyle güzel bir sergiyi bizim için açan Ahmet Ertuğ'a ve emeğine teşekkür etmemek olmaz ne de olsa. Ama kapıdan çıkarken herkesin aklına gelen soruyu sormamak da olmaz: Neden Türkiye'den bir kütüphanenin fotoğrafı yok burada? Sonra cevabı yine kendimiz verebiliyoruz: Çünkü Türkiye'de böyle özenli, düzenli, dolu ve ilgi gösterilen yani fotoğrafı çekilebilecek bir kütüphane yok. İşte ülkemizdeki en büyük eksikliklerden bir tanesi. Kimbilir belki çok ileride çocuklarımızın çocukları bu fotoğrafı çekebilir.

En azından 23 kütüphanenin bir tanesini yakından görebilmek dileğiyle...

GALERİ IŞIK TEŞVİKİYE
Teşvikiye Cad. No:6  ( Işık Lisesi yanı) Nişantaşı





25 Eylül 2009 Cuma

Filmekimi 2009



Sinefillerin uzun süredir merak ve hasretle beklediği ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı ( İKSV ) tarafından her yıl Ekim ayında düzenlenen Filmekimi bu yıl 17-25 Ekim 2009 tarihleri arasında bizlerle buluşacak. Biletler 03/10/2009 tarihinde İKSV’de, Emek Sineması gişesinde ve Biletix gişelerinde satışa sunulacak. Filmekimi önceki yıllardan farklı olarak 2 hafta sonunu kapsayacak şekilde 9 gün olarak gerçekleşecek. Bu da daha fazla film daha fazla seansta seyirci ile buluşacak demek oluyor. Bu yıl süresi 9 güne uzatılan etkinlikte gösterimler Emek Sineması’na ( Beyoğlu )ek olarak haftasonu Maçka G-Mall Cinebonus’da da yapılacak. Filmekimi'nin bu seneki programında aralarında Cannes, Berlin, Sundance, Venedik gibi saygın festivallerde boy gösteren ödüllü filmler, büyük ustaların yapıtlarının da bulunduğu 24 tane film bulunuyor.



Filmekimi’nde önceki yıllarda büyük ilgi gösterilen hafta içi gündüz seanslarındaki (11.00, 13.30, 16.00) indirimli fiyat uygulaması bu yıl da devam ediyor. Filmekimi boyunca hafta içi gündüz seansları sadece 3,50 TL , hafta içi 19.00 seansları ve hafta sonu tüm seanslar tam 12,- TL, indirimli 8,-TL olacak. 21.30 seanslarında yapılacak Filmekimi galaları’nın bilet fiyatları ise geçen yıl olduğu gibi 15,-TL. Fiyatlara bakıldığında hafta içi müsait olan ya da izin alabilecek kişilerin bu kalitedeki filmleri uygun fiyatlara izleme şansınız olması Filmekimi’ni daha da cazip hale getiriyor. Öyle ki bu sene herhangi bir sponsorun desteklemediği Filmekimi’ne yoğun ilgi göstererek İKSV’ye de destek vermiş olacağız.


Peki Filmekimi Programında Neler Var?


BEYAZ BANT / THE WHITE RIBBON / Michael Haneke
Michael Haneke’nin son filmi Beyaz Bant bu yıl Cannes’da Altın Palmiye ve FIPRESCI Ödülleri’nin de sahibi oldu.


LONDRA NEHRİ / LONDON RIVER / Rachid Bouchareb
Fransa’da yaşayan Osman’la İngiliz Channel Adaları’nda yaşayan Elizabeth’in öyküsünü anlatan film, Sotigui Kouyate’ye Berlin’de en iyi erkek oyuncu ödülü kazandırmıştı.


KAN ARZUSU / THIRST / Park Chan-wook
Émile Zola’nın trajik romanı Thérèse Raquin’den esinlenen Park’ın, yapılan kan nakli sonrası vampir olan ve günah dolu bir yaşam sürmeye başlayan bir rahibin hikâyesini anlattığı filmi Kan Arzusu 2009 Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazandı.


CENNETTE BEŞ DAKİKA / FIVE MINUTES OF HEAVEN / Olivier Hirschbiegel
Film, 2009 Sundance Film Festivali’nde Senaryo ve Yönetmen ödüllerini aldı.


GEL PORNO ÇEVİRELİM / HUMPDAY / Lynn Shelton
2009 Sundance’te Bağımsızlık Ruhu Jüri Özel Ödülü alan Lynn Shelton’ın filmi Gel Porno Çevirelim özgün bir Amerikan komedisi.


CHE 1 ¬ – ARJANTİN / CHE PART ONE: THE ARGENTINE
CHE 2 – GERİLLA / CHE PART TWO: GUERRILLA / Steven Soderbergh
Cannes ve Goya’da Benicio Del Toro’ya en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandıran Che, efsanevi marksist devrimci Ernesto “Che” Guevara’nın yaşamını belgelere dayanarak, yedi yıl süren “takıntılı bir araştırma” sürdüren Benicio Del Toro ve Steven Soderbergh’in ortak yapımcılığı sonucu ortaya çıkmış son derece özenli ve büyük bir proje . Film iki bölümden oluşup, iki ayrı seansta gösterilecekmiş.


KİM KİMİNLE NEREDE / WHATEVER WORKS / Woody Allen
Woody Allen in Vicky Cristina Barcelona dan sonra tekrar New York sokaklarına döndüğü son filmi. Allen'ın son 10 yılda çektiği en iyi film olarak tanımlanan filmde yönetmen tanıdık temalarına dönüş yaptığı söyleniyor.


ZAMANIN TOZU / THE DUST OF TIME / Theo Angelopoulos
Büyük sinemacı Theo Angelopoulos’un yıllardır beklenen son eseri. Film, Angelopoulos’un Ağlayan Çayır’la başlayan üçlemesinin ikinci filmi.


PARLAK YILDIZ / BRIGHT STAR / Jane Campion
Film, yirmi beş yaşında ölen İngiliz şair John Keats'in Fanny Brawne'la olan aşkını anlatıyor.


AŞKIM / CHÉRI / Stephen Frears
1900’lerin başında Paris’te geçen film, rakibesi Charlotte’un oğlu Fred’i kadınlar hakkında bir şeyler öğrenmesi için kanatları altına alan ve daha ona âşık olan Léa’nın hikâyesini anlatıyor.


HAYATA ÇALIM AT / LOOKING FOR ERIC / Ken Loach
Gerçek bir futbol hastası olan yönetmen Ken Loach’un komedi ve dram öğelerini barındıran filmi, Manchester United’ın 1997’de futbolu bırakan efsane oyuncusu Eric Cantona’yı hayallerinde gören Manchester’lı bir postacının hikâyesini anlatıyor. Filmde Eric Cantona’nın da kendisini oynadığını belirteyim.


CİDDI BİR ADAM / A SERIOUS MAN / Joel Coen & Ethan Coen
Joel ve Ethan Coen’in kendi çocukluklarından esinlendiği film, kendi anne ve babaları gibi üniversitede öğretim görevlisi olan Larry Gopnik’in 1967 yılında tamamen dibe vuran aile hayatını muzip bir gözle anlatıyor.


CENNET BATIDA / EDEN À L’OUEST / EDEN IS WEST / Costa-Gavras
Costa-Gavras’ın son filmi Cennet Batıda dram, şiir ve mizah dolu bir yol hikâyesi. Gavras mülteci sorununu beyaz perdeye taşırken Odisseia destanının satırlarında geziniyor.


KAPİTALİZM: BİR AŞK HİKÂYESİ / CAPITALISM: A LOVE STORY / Michael Moore
Muhalif belgeselci Michael Moore, Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi adlı son filminde, meslek yaşamı boyunca izini sürdüğü "kapitalizm”i mizahi bir dille mercek altına alıyor.


İSPİYONCU / THE INFORMANT! / Steven Soderbergh
İspiyoncu, Amerika tarihinde şirket sırlarını sızdıran en üst düzey yönetici olan şizofreni hastası Mark Whitacre’in hikayesini anlatan, kara komedi öğeleri içeren bir gerilim filmi.


İNTİKAM PEŞİNDE / VENGEANCE / Johnnie To
Johnnie To’nun son filmi İntikam Peşinde, Fransız şarkıcı ve oyuncu Johnny Hallyday’in başrolde olduğu aksiyon dolu bir neo-noir gangster filmi.

9 / Shane Acker
Film, yakın bir gelecekte makinelerin isyan edip insan ırkını yok etmelerinden sonra “can verilen” dokuz bez bebeğin mücadelesini anlatıyor ve daha şimdiden “steampunk” türünün yeni klasiği olmaya aday gösteriliyor.


DÖNÜŞÜM / NE TE RETOURNE PAS / DON’T LOOK BACK / Marina de Van
Psikolojik gerilim türünün bildik öğelerinin alışılmadık biçimlerde kullanıldığı filmde bir yazar olan Jeanne, bir fotoğrafın izinden İtalya’ya gidip bir kadının peşine düşer ve yavaş yavaş bu kadına dönüştüğünü fark eder.


AY / MOON / Duncan Jones
Duncan Jones'un ilk yönetmenlik denemesi olan Ay, ilk gösterimi Sundance’te gerçekleştirilen, NASA’nın Houston Uzay Merkezi’nde ders programına alınan bir bilimkurgu gerilim filmi.


ŞARK OYUNLARI / EASTERN PLAYS / Kamen Kalev
Kalev, filmin oyuncu kadrosunda yer alan ve çekimler tamamlandıktan sonra bir kazada hayatını kaybeden çocukluk arkadaşı Christo Christov’un hayatını beyaz perdeye taşıyor.


ALTIN ÇAĞDAN ÖYKÜLER / TALES FROM THE GOLDEN AGE / Hanno Höffer, Marculescu, Cristian Mungiu, Popescu, Ioana Uricaru
Romanya’nın tanınmış yönetmenleri Hanno Höffer, Marculescu, Cristian Mungiu, Popescu ve Ioana Uricaru, kamerasını Çavuşesku rejiminin son on beş yılına çeviriyor.


POLYTECHNIQUE / Denis Villeneuve
Aralık 1989’da Montreal’deki Teknik Okul’da bir mühendislik sınıfını basan silahlı bir genç, tam on dört kadını öldürmüş. Film, “Politeknik Katliamı” olarak bilinen bu olayı iki öğrencinin gözünden anlatıyor.


CENNETİN KAPISINDA / VALHALLA RISING / Nicolas Winding Refn
Gangster filmleri üçlemesi Pusher ile tanınan yönetmen Nicolas Winding Refn’den MS 1000 yılında geçen epik Viking filmi.


Filmlerle ilgili detaylı bilgileri ve program akışını www.iksv.org/filmekimi_2009/program_2009.asp adresinde bulabilirsiniz. Ya da Emek Sineması ve G-Mall Cinebonus’da Filmekimi föylerini temin edebilirsiniz.


Filmekimi’nde sonra öne çıkan ve izleme fırsatı bulduğum filmlerle ilgili daha detaylı bilgi vereceğim.


Herkese şimdiden iyi seyirler…

23 Eylül 2009 Çarşamba

Fatih Karadeniz Pidecisi



1957 yılında Giresun'lu Mehmet Yazıcı tarafından Fatih'te açılmış bu pideci. O tarihten itibaren de hep aynı yerinde kalmış.  Burası Pazartesi günleri hariç her gün 10.30 - 19.30 arası açık. Bu kadar geç açılmasının nedeni, taş fırındaki odun ateşinin ancak gerekli kıvama gelmesi olsa gerek.

Bu pideciye gittiğinizde göreceksiniz ki oldukça fazla müdavimi var. Her zaman çok kalabalık. Bildiğimiz diğer pidecilere göre oldukça küçük. İlk duyduğumda ve gittiğimde çok şaşırmıştım. Bu kadar iyi bilinen ve kalabalık olan bir yer nasıl bu kadar sıradan ve sade olabilmiş diye.Böyle sokak arasında sıkışmış kalmış gibi bir görüntüsü var. Hani birisi size tavsiye etmese gitmezsiniz dedirten türden.

İçeri girip siparişinizi verdikten sonra da kalkmak gelmiyor içinizden. Duvarlarda asılı duran gazete küpürlerini, masanın üzerindeki gazeteleri okurken anlamıyorsunuz zaman nasıl geçiyor. Yoğunluktan ve küçük olmasından olsa gerek siparişlerin gelmesi biraz uzun sürebiliyor. O nedenle tavsiyem gitmeden önce arayıp siparişinizi vermeniz.



Pek bir seçeneğiniz yok pide çeşidi olarak. Trabzon'un imansız denilen peyniri ile yapılan peynirli pide, kıymalı pide ve yağlı pideden oluşuyor menü. Peynirli pide, isterseniz uzun isterseniz yuvarlak şekilde geliyor önünüze. Tercihiniz Kıymalı pide ise üstü kapalı olarak sunuluyor size. Yağlı pide de tamamen tereyağından yapılıyor. Arzunuza göre yarısını peynirli yarısını kıymalı yaptırabiliyorsunuz. Bu pidelerin yanında Karadeniz'e özgü şekilde yağlı kağıda sarılı halis mulis Karadeniz tereyağı ikram ediliyor. İsteğe göre pidenizin üzerine ya da içine yumurta kırdırabiliyorsunuz. Pide fiyatları nasıl derseniz; peynirli pide 7.5,-TL, kıymalı ve yağlı pide 8,-TL.

Fatih Karadeniz Pidecisi'nin diğer pek çok pideciden farkı pidesinin hamuru. Pide hamuru tamamen birinci sınıf baklavalık un ile hazırlanıyor. Bu nedenle yenilen pide midenize oturmuyor, oldukça hafif ve malzemenin önüne geçmeyen bir hamur çıkıyor ortaya. Öğrendiğime göre hamur ustaları yıllardır aynı kişi ve tek işi hamur yoğurmak.  Bundan olsa gerek her gittiğimizde aynı lezzeti bulabiliyoruz.

Bu pidecinin en güzel taraflarından biri malzemenizi kendiniz getirdiğiniz taktirde de sizin için pide yapıyor olmaları. Pide hamurunun leziz olacağı kesin, artık içinin lezzeti size kalmış. Pidenin yanında ne isterseniz içebilirsiniz ama büyük bardak çay isterseniz karşınızda  su bardağına doldurulmuş çayı görürseniz sakın şaşırmayın. Çayınızı ılık içmeyi seviyorsanız sorun olmuyor ama sıcak içmeyi seviyorsanız elinizin yanmasını göze almanız gerekecek. Hatta pidenizi yemeye başladıktan sonra bardağın elinizden kaymasını da.



Bir Karadenizli olarak pide yemenin tadına sonuna kadar varabileceğiniz Fatih Karadeniz Pidecisini tavsiye ediyorum. Mekanın görünüşüne aldanmayın ve korkmadan fotoğraftaki gibi 1.5 porsiyon pidenizi söyleyin.


Şimdiden afiyet olsun...

İlgilenenler için telefonu: 0212 523 97 95
Mekan Fatih Belediyesi'ne oldukça yakın. Ama arayıp tarif alırsanız elinizle koymuş gibi bulabilirsiniz. Biz öyle yaptık.


22 Eylül 2009 Salı

Boyacıköy

Televizyonda yayınlanan Geniş Aile dizisi sayesinde öğrendim varlığını. Kesinlikle Anadolu Yakası'nda hatta Üsküdar taraflarındadır diye ısrar etmiştim eşime. Bayramın son gününde, arkadaşımızla birlikte keşfedelim dedik burayı.

Boyacıköy, İstanbul'da, Avrupa Yakası'nda. Baltalimanı ile Emirgan arasında, Baltalimanı'ndan Sarıyer'e doğru giderken , Baltalimanı Kemik Hastanesi'ni geçtikten 200 metre sonra sol tarafta göreceğiniz Boyacıköy Yokuşu tabelasından yukarı doğru tırmanarak ulaşıyorsunuz. Sarıyer tarafından geliyorsanız , Baltalimanı Polis Moral Eğitim Merkezi'nden hemen sonra sağdaki yokuş sizi aynı yere götürüyor.



Çok değil arabayla 1-2 dk sonra Boyacıköy'ün dar ve dik sokaklarına ulaşıyorsunuz. Oldukça hareketli bir yer burası, fazlasıyla araba var. O nedenle bulduğunuz ilk yere arabanızı park etmenizde yarar var. Sahilden yürüyerek de buraya ulaşmanız  tabiki mümkün ama çıkacağınız dik yokuş için hazırlıklı olmalısınız.



Biz arabamızı park edip, boynumuza fotoğraf makinelerimizi asıp kendimizi sokaklara salıverdik. Sahilden çok fazla yukarıda olmamasına rağmen görülmeye değer bir manzaraya sahip burası. Bayram olmasından mıdır yoksa sonuçta buranın da İstanbul olmasından mıdır bilmiyorum pek fazla insan göremedik sokaklarda. Ya da bayram ziyaretleri çoktan yapılmış, son güne bırakılmamış da olabilir.


Üçüncü Selim 'in Kırk Kilise ( Şimdiki adı Kırklareli ) 'den şayak ve benzeri kumaşları boyamak ve bu sanatı yaygınlaştırmak amacıyla getirttiği 40 kişilik Kafrariyofi ( Kafkariyodi ) ailesinin buraya yerleştirilmesi nedeniyle semtin adı Boyacıköy olmuş. Semtin üst kısımlarına daha çok Rum ve Ermeniler yerleşmiş, sahil kısmına ise Türkler yerleşmiş. Sokaklardaki evleri gördükçe bu durumu anlıyor insan.



Sokakları gezerken tarihi ev, konak ve köşkler görmek mümkün. Mesela Şirin Sokak'ta yer alan çeşme 1876 yılında yaptırılmış. Ancak onarımlar nedeniyle olsa gerek pek geçmişin izlerini taşımıyor.



1837 yılında yaptırılan İkinci Mahmut Han Meydan Çeşmesi, sahilde ve ana cadde üzerinde bulunan Kanlıkavak Çeşmesi, Boyacıköy otobüs durağının arkasındaki Boyacıköy Eczanesi ( kuruluş tarihi 1875'miş) , Mustafa Özkan Sahilhanesi, Yaver Selahattin Sokak'taki Surp Yerits Mangants Ermeni Kilisesi ( 1840 ) , Tarihi Çınar Meyhanesi , Özdemir Sabancı Lisesi en önemli tarihi yapılardan birkaç tanesidir.Hepsi çeşitli onarımlardan geçip günümüze kadar ulaşabilmiş.




Semtteki evlerin çoğu eskiden kalma ya da onlara benzetilmeye çalışılmış şekillerde evler. Çok katlı olanlar da var müstakil olanlar da. Biz İstanbul'da yaşayan ebeveynlerin en büyük sorunu olan çocuklarımızı sokağa çıkaramama durumu burada yok denecek kadar az. Orada tanıştığımız çocukların söylediği gibi kız kaçıran atılabilecek boş arsalar hala mevcut. Arabaların sürekli geçmediği,  bahçeli evlerin,  arnavut kaldırımlı yolların olduğu ve hatta bu taşların arasından otların çıktığı sokaklar da hala mevcut. Çam Fıstığı Sokağı ile başladık keşfimize biz. Burada bulunan boş arsadan baktığımızda  gördük ki iki kulağından tutup çekebileceğimiz Fatih Sultan Mehmet Köprüsü tam karşımızda. Zaten Boyacıköy'de denize dik hangi sokaktan bakarsanız bakın ufak da olsa denizi, boğazı görebiliyorsunuz. Bu da bir İstanbullu için güne iyi başlamak adına güzel bir neden olsa gerek.



Semtin güzelliğini, gördüğümüz manzarayı en çok bozan şeyler, cadde ve sokak boyunca uzanan arabalar ve elektrik telleri oldu. Caddenin trafiği oldukça hareketli, sürekli bir araba sirkülasyonu var. Buna rağmen korna sesi hiç yok. Çok değil 1-2 dakika mesafedeki sahil yolunda ise korna sesinden başka bir ses yok. Burası İstanbul değil galiba diye düşünmeden edemiyor insan. Bazı insanlar gerçekten çok şanslı ya da akıllı.



Semtte garajında lüks jiplerin olduğu evler de var, müstakil kendi halinde yaşayan insanların olduğu evler de. Ama görünen o ki herkes halinden memnun. Semtte sessizlik var, o halde huzur da var gibi geliyor insana. Evet, burası da İstanbul. Hem de burnumuzun hemen dibinde, boğazın en güzel yerlerinden birinde, yemyeşil ve kendine has doğasıyla Boyacıköy burası.

Gidip görebilmeniz dileğiyle...

17 Eylül 2009 Perşembe

Suzan Kardeş - Makyaj Odası Şarkıları



Eski Yugoslavya'da doğmuş Balkan güzeli Suzan Kardeş... Hala olduğu gibi o zamanlarda da hayalleri varmış. Adım adım  gerçekleşmiş bu hayaller. Düşünsenize nerden nereye...


Onu uzun zamandır tanıyanlar ne kadar başarılı ve yetenekli bir makyöz olduğunu çok iyi biliyor. Kendisi için Beşiktaş Kültür Merkezi'nin makyajcısı diyoruz. Bir Demet Tiyatro, Vizontele, Vizontele Tuuba, Neredesin Firuze, Hırsız Var, Organize İşler, Hokkabaz'ın saç ve makyaj sorumlusuydu kendisi. Komedi Dükkanı programında Tolga Çevik'in sık sık terini silen kadındı Suzan Kardeş. Mutluluk filmiyle ey iyi makyaj dalında Altın Portakal alan kişiydi. Sezen Aksu'nun makyözü kendisi. 

Hep gözümüze hitap eden işler yaparken  2008 yılında  kulağımıza da hitap eden işler yapmaya başladı Suzan Kardeş. Bekriya albümüyle Bir Kızıl Gonca dedi , 2009 başında Balkania Bekriya II albümü ile hayatımızda iyice yer açtı kendine. Ve Temmuz 2009'da çıkardığı Makyaj Odası Şarkıları ile hem kendini hem de ona eşlik eden ya da onun eşlik ettiği 16 sanatçıyı bize bir kez daha sevdirdi. Bu albümün tek şarkıcısı Sezen Aksu. Diğerleri birlikte çalıştığı 15 oyuncu.

Albümü ilk dinlediğimde sadece Halil Ergün, Haluk Bilginer ve Nejat İşler'i tanıyabildim. Oysa ki Demet Akbağ harika bir Roman Havası, Erkan Can çok meşhur bir Azeri Türküsü, Fikret Kuşkan Ninni, Özgü Namal Hıdırellez şarkısı, Yılmaz Erdoğan kendine yakışan şekilde türkü söylüyordu. Ama beni en çok şaşırtan, kendine hayran bırakan, bittikçe tekrar tekrar dinlediğim şarkı, Cem Yılmaz'ın yorumladığı Ah Bu Gönül Şarkıları oldu. Albümde kimler yok ki aslında. Bu isimlerin yanında Meltem Cumbul, Oya Başar, Olgun Şimşek, Yasemin Yalçın, Şebnem Sönmez, Güven Kıraç, Sezen Aksu ve tabiki Suzan Kardeş bulunuyor.

Albüm tek kelimeyle mükemmel olmuş, oyuncu olarak bildiğimiz ve sevdiğimiz insanların bir başka yönünü de tanımış olduk böylece. Makyaj odalarında kendilerince ve kendilerine söyledikleri şarkıları bizlerle paylamış oldular. Ne mutlu bize...

Albüm İçeriğini de yazmadan olmaz değil mi? Sırasıyla şu şekilde;
  1. Özgü NAMAL - Saoroma ( Hıdırellez ) / Ederlezi
  2. Cem YILMAZ - Ah Bu Gönül Şarkıları
  3. Meltem CUMBUL - Beyaz Giyme Toz Olur
  4. Demet AKBAĞ - Çayuriye ( Olanlar Oldu Bana )
  5. Oya BAŞAR - Dom Dom Kurşunu
  6. Sezen AKSU - Eğreti Gelin
  7. Olgun ŞİMŞEK - Ellerim Bomboş
  8. Suzan KARDEŞ - Gelem Gelem
  9. Nejat İŞLER - Hancı
  10. Suzan KARDEŞ - Huysuzsun... Arkamdan Tas Tas
  11. Halil ERGÜN - Kırmızı Gülün Alı Var
  12. Erkan CAN  - Küçelere Su Serpişim
  13. Güven KIRAÇ - Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş
  14. Fikret KUŞKAN - Pıkmasparı ( Kuzgun )
  15. Haluk BİLGİNER  - Sen de Başını Alıp Gitme Ne Olur
  16. Yasemin YALÇIN - Taht Kurmuşsun Kalbime
  17. Yılmaz ERDOĞAN - Telli Turnam
  18. Şebnem SÖNMEZ - Yovano Yovanke
Suzan Kardeş'in ve diğer 16 kişinin ellerine ve emeğine sağlık... Müzik arşivimizde bulunması şart olan bir albüm ortaya çıkarmışlar çünkü...

13 Eylül 2009 Pazar

12 Dev Adam

12 DEV ADAM... Şampiyona öncesi düzenlenen turnuvaya bakarak hiç şans tanımadığımız 12 Dev Adam onlar. Önce Litvanya galibiyeti, ardından Bulgaristan, ev sahibi Polonya karşısında kazanılan maç ve dün Son Olimpiyat ikincisi ve Dünya Şampiyonu İspanya karşısında kazanılan zafer. Onlar için söylenecek kelimeler yetersiz kalıyor. Takım olmanın, birbirine ve bu zaferlere inanmanın en güzel örneği onlar. Evet, onlar tam tamına 12 tane dev adam.

Şimdi rakip Sırbistan. Bu moral,hırs ve inançla bu takımı da rahatlıkla yenebileceklerine inanıyorum. 12 dev adama yürekten başarılar diliyorum...

Harikasınız...

Galatasaray - Beşiktaş Derbisi

2009/2010 sezonunun 5. haftası geldi nihayet. Ali Sami Yen Stadyumu yine bir derbiye ev sahipliği yapıyor. Maç öncesi Ali Sami Yen Stadyumu ve çevresi her maç öncesi olduğu gibi kalabalık. Taraftar grupları her zamanki yerlerinde. Kimi GS Store önünde toplanmış, kimi stadyum girişinde kimi de Sürmeli Oteli’nin yanındaki Ali Sami Yen Sokağı'nda.
Herkes sarı kırmızı olsa da mor formaların çokluğu dikkat çekmiyor değil. Stad çevresinde ve girişinde sahte, korsan forma satışı da dikkatlerden kaçmıyor. Buna dur diyecek olanlar bizleriz. Galatasaray’ın dediği gibi; “Korsan alma, Yıldız al !“

Ramazan olması sebebiyle olsa gerek daha önceki maçlarda olan coşku ve eğlenceler pek yoktu. Ama herkesin büyük bir heyecan içerisinde saatlerin 21.00 ‘ı göstermesini beklediği açıkça belli oluyordu. Tribünlere girişte çok uzun kuyruklar da yoktu. Bu nedenle stadyuma çok rahat girdik. Girince gördük ki herkes çoktan yerini almış. Biz de Yeni Açık Üst Tribündeki yerimizi aldık. Tribünlerde coşku has safhada. Susmak bilmiyor taraftarlar. Tribünün üstünün kapatılmasından mıdır bilmiyorum ama Eski Açık’ın sesi daha çok çıkıyor. Önce Beşiktaş takımı ısınmak için sahaya çıktı sonra Galatasaray. Her zamanki gibi futbolcular teker teker tribünlere çağırılıyor. Kalecimiz Leo Franco’nun onlara karşılık veriş şekli görülmeye değerdi.
Ve artık maç saati geldi. Maç öncesi, taraftarı selamlama , taçsız kral Metin Oktay’ı anma ve İstiklal Marşı’mızdan sonra yaşanan sel felaketinde ölen vatandaşlarımız ve Güneydoğu’da şehit düşen askerlerimiz için 1 dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.

Derbiye başlayan taraf Beşiktaş ama maça hızlı başlayan taraf Galatasaray oldu. Galatasaray, ilk yarı eski açık tribünün önündeki kaleye hücum etti. Eski açıkta oturanlar çok şanslıydı. Maçın 3. dakikasında kornerden Arda Turan’ın ortasında gelen topa çok rahat kafa vuran Mustafa Sarp Galatasaray’ı 1-0 öne geçirdi. Gol, tipik kaleci ve savunma hatasının akıllıca değerlendirildiği gollerden biri. Sonra ne oldu bilinmez Galatasaray durdu. Evet, milli takım oyuncularımız çok yorgundu, 2 haftadır birlikte çalışılmıyordu, derbi maçıydı ama ne olursa olsun Galatasaray takımı böyle oynamamalıydı. Orta sahada Ayhan Akman’ın yokluğu çok fark ediliyor, Mehmet Topal eski günleri aratıyor, Arda sahada görünmüyor. Bu arada Beşiktaş da boş durmuyor ve Serdar Özkan’la gol arıyor. Şanslıyız ve kalecimiz gününde, ilk yarı bu skorla bitiyor.

İkinci yarı biz kadromuzda değişiklik beklerken Beşiktaş değişikliklerle yarıya başladı. Yeni açık tribünleri olarak ikinci yarı bizim önümüzdeki kaleye hücum edileceği için mutluyduk. Galatasaray’ın gollerini yakından görecektik böylece. Ama ilk yarıdan pek bir farkı yoktu, maç yine eski açık tribünleri önünde geçti. Beşiktaş, golü ha attı ha atacak derken kaleci Rüştü Reçber’in hatasını suskun golcümüz Milan Baros affetmeyip Galatasaray’ı 2-0 öne geçiren golü attı. Bu da maçın kırılma anı oldu. Golden sonra Beşiktaş da durdu ve herkes artık maçın bitmesini bekledi. Beşiktaş’ın savunmada verdiği büyük bir boşluğu Elano Blumer değerlendirdi ve Harry Kewell’a gönderdiği uzun pas, Kewell’ın topu şık bir şekilde önüne gönderdiği Baros’un golü atmasında öncü oldu. Skor 3-0. Tribünler inliyor, herkes çok mutlu. Hele biz yeni açık tribünündekiler. Belki futbol olarak pek bir şey göremedik ama 2 tane golü yakından izleme şansımız oldu.
Maç bitti. Beşiktaşlılar doğal olarak çok üzgün. Verdikleri mücadelenin karşılığı bu skor değildi elbette ama yapılan bireysel hatalar ve Galatasaray’ın akıllı oyunu bu skoru kaçınılmaz kıldı. Evet , Galatasaray bu sezon ilk defa güçlü diyebileceğimiz bir takımla mücadele etti. Evet, bu maçta bildiğimiz oyununu sahada gösteremedi. Ama şu da bir gerçek ki , sahip olduğu oyuncu kadrosu ve teknik ekibiyle Galatasaray en kötü gününde dahi istediği skoru alabilecek kapasiteye, yeteneğe ve hırsa sahip. Yeter ki biz taraftarlar onlara güvenmekten vazgeçmeyelim ve her zaman destekleyelim. Biliyoruz ki futbol bir takım oyunu ve bizler bu takımın bir parçasıyız.

Maç sonrası Mecidiyeköy her zamanki gibi karışmış durumda. Stadın kapılarının anlamsız şekilde az sayıda açılmasından dolayı dağılamayan Galatasaray taraftarlarına bir de stadın önündeki yolun hemen kapanmamasından dolayı biriken otobüs ve taksi kuyrukları eklenince bu karışıklık kaçınılmaz oldu.Yine de güzel bir futbol gecesi yaşadık.

17/09/2009 Perşembe akşamı UEFA Avrupa Ligi’nde Panathinaikos ile karşılacak Galatasaray’ımıza başarılar dilerim…

Kuzey Ege Turu ( Çanakkale Şehitlik )

Kuzey Ege Turumuzun sonuna geldik artık. Bu günümüzü, özgürce yaşayabileceğimiz, bizim diyebileceğimiz bir toprağımızın, vatanımızın olması için, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde ilan edilmesi için kanlarının son damlasına kadar savaşan ve ölen şehitlerimizin ruhunu bir nebze de olsa şadetmeye ayırdık.

Türkiye Cumhuriyeti’nin her bireyinin bir gün bir şekilde bu toprakları ve buradaki şehitlik, abide ve mezarlıkları görmesi gerekiyor. Şu anda üzerine basıp yaşadığımız bu toprakların ne şekilde ve ne şartlarla elde edildiğini , millet olmanın, ulus olmanın, bir avuç toprak ve özgürlüğün ne kadar kıymetli ve asla vazgeçilemeyecek önceliğimiz olduğunun anlaşılması için görülmesi gerekiyor. Orada öyle bir tarih yatıyor ki bunu ne kitaplarda okuyabiliriz ne de resimlerde görebiliriz. O topraklara ayak bastığınız an kendinize şu soruyu soruyorsunuz: ” Ben bu ülke için ne yaptım, ne yapıyorum ve ne yapacağım? “ Bu soruya cevap verebiliyorsanız ne mutlu size!
09 Ağustos Pazar sabahı erkenden Çanakkale’ye geldik. Önce kahvaltı molası ardından meşhur peynir helvası alışverişi sonrası arabalı vapur ile Kilitbahir’e geçtik.
Çanakkale’den Gestaş ile isterseniz Kilitbahir’e isterseniz  Eceabat’a geçebilirsiniz. Kilitbahir yolculuğu yaklaşık 10 dakika sürüyor. Yolculuk boyunca tam karşınızda duran , dağa yazılmış “ Dur Yolcu! Bilmeden gelip bastığın bu toprak, bir devrin battığı yerdir” yazısından gözünüzü alamıyorsunuz. İşte o an içinizde tarihimize yolculuk başlamış oluyor.
Kilitbahir Kalesi… Tam karşısında Çanakkale Çimenlik Kalesi. Her iki kale, Çanakkale Boğazı’nın en dar (1250 metre), en derin (113 metre) ve en hızlı akıntının olduğu yerde karşılıklı duruyor. Belli ki stratejik bir önemi var bu kalelerin. 1461-1462 yıllarında Fatih Sultan Mehmet yaptırmış Kilitbahir Kalesi’ni. Konumu gereği boğazı kilitleyen ve geçilmez hale getiren bir kale. Hemen yanı başında ise Hamidiye Tabyaları ve onun 500 metre güneydoğusunda Mecidiye Tabyaları bulunuyor. Hamidiye Tabyaları merkez savunma tabyası olarak kullanılmış ve toprakla gizlenmiş. Bu nedenle de Boğaz Harbi’nde çok önemli bir rol oynamış. Mecidiye Tabyaları ise 9 bölümden oluşuyor. Dünya’nın en büyük donanması Fransız Ocean Zırhlısı, bu tabyalardan Seyid Onbaşı’nın gönderdiği mermi ile batmış. Tabyalarda o dönemlere ait pek çok şey görebiliyor insan. Ayrıca birkaç tane yerde video gösterimi ve kısa süreli de olsa sesli canlandırmalar var.

Tabyaların orada ziyarete gelen herkesin rahatlıkla kullanabileceği ve muhakkak edinmesi gereken Çanakkale Şehitlik Haritası 1,-TL ye satılıyor. Haritayı elimize alıp baktığımızda gidilecek çok fazla yer olduğunu gördük . Dedikleri gibi buraları gezmek ve görmek için 1 gün yeterli olmayacak.
Güzergahta ilk durağımız Soğanlıdere Şehitliği oldu. Burada Yarbay Kazım Karabekir’in 14. Tümen komutanı olarak görev yaptığı sırada şehit olan askerler için yapılmış bir şehitlik bulunuyor. Bu şehitliğe gelirken Havuzlar Şehitliği’ni de görmeniz mümkün. Soğanlıdere Şehitliği’nden sonra daha çok Fransız Cephesi’nde şehit düşen subay ve erlerimizin bulunduğu Şahindere Şehitliği geliyor. Burada Üsteğmen Sami Efendi’nin kabrini görmek mümkün.

Alçıtepe Köyü
… Türkiye’nin ilk özel müzesi olan Salim Mutlu Müzesi’nin açıldığı yer. Alçıtepe, boğazı geçebilmek için düşmanın uzun süre hep ele geçirmeyi planladığı , 217 rakımlı en stratejik konumdaki tepe özelliğine sahip. Alçıtepe Köyü’ne gelmişken Fevzi Çakmak Anıtı’nı görüp Abide’ye doğru yola devam edebilirsiniz.
Abide… 253.000 şehidimizin adına 1954 yılında yapımına başlanıp 1960 yılında tamamlanmıştır. Eskiden Kanlıdere, Kerevizdere ve Morto Koyu civarında şehit düşen askerlerimiz için şehitlik yapılıp daha sonra otoparka çevrilmiş.
Boğaz’ın asla geçilemeyeceğinin sembolü olan Abide ‘de 2007 yılında tekrar şehitlik yapılmış. Abide gerçekten çok görkemli. Otopark problemi pek yok. Ve her zamanki gibi çok kalabalık.
Abide’den sonra istikamet Seddülbahir’de bulunan İlk Şehitler Anıtı. 3 Kasım 1914 yılında savaşın başladığı ve 86 şehidimizin toprağa düştüğü yerde bulunmaktadır. Seddülbahir Köyü ile Seddülbahir Tabyaları’nın arasındaki dar kumsal Ertuğrul Koyu’dur. Burada Ezineli Yahya Çavuş ve 63 arkadaşı destan yazmış. Düşman ülkelerin kömür gemisi ile çıkarma yapmayı planladığı, askerimizin sivil gemi olduğu için savaşmadığı ve bu nedenle şehitlerimizim kanıyla kıpkırmızı olduğu söylenen koydur Ertuğrul Koyu. İnsanların şu anda denize girmeyi tercih ettiği, 1915 li yıllarda kanlı bir çıkarmaya sahne olmuş koydur. Hemen yanı başında Fransız Mezarlığı bulunmaktadır. Koyun tepesinde Ezineli Yahya Çavuş ve arkadaşlarının anısına şehitlik ve anıt bulunuyor.
4 mısralık şiir her şeyi özetliyor:
Bir Kahraman takım ve Yahya Çavuştular,
 Tam üç alayla burada gönülden vuruştular,
 Düşman tümen sanırdı bu şaheser eserleri,
 Allah’ı arzu ettiler, akşama kavuştular. “
Ertuğrul Koyu’ndan sonra sırayla Tekkekoy, Zığındere Sargıyeri Şehitliği’ni ziyaret ederek tekrar Alçıtepe Köyü’ne geri döndük. Burada Kabatepe ayrımından giderek Kabatepe Tanıtım Müzesi’ne oradan da Anzak Koyu’na gittik. Bu cephede 1915 yılında özellikle Yeni Zelanda ve Avustralya askerleri savaşmışlar.
Anzak Koyu’ndan Kabatepe’ye geri döndük ve buradan Mehmetçiğe Saygı Anıtı’na gittik. Kendi askerlerinin yaralı diye bırakıp gittiği İngiliz askerini kucağına alarak düşman siperlerine götürüp teslim eden Mehmetçiğimizin anlatıldığı, ne kadar asil bir millet olduğumuzu bir kez daha hissettiğimiz anıtın olduğu yer.
Karayörükdere Şehitliği’nden sonra Kanlısırt’a gidip o günleri anlatan kitabeleri görmek mümkün. Zaten buradan itibaren pek çok yerde o günleri anlatan bu büyük kitabelerle karşılaşıyorsunuz. Bilmeden gidiyorsanız bazı şeyleri orada okuyup öğrenmeniz de mümkün.
Kırmızı Sırt, Çataldere Şehitliği, Yarbay Hüseyin Avni Bey Şehitliği, Kesikdere Şehitliği ve 57. Alay Şehitliği Şehitliği yol üzerinde durup görmeniz gereken yerler. Özellikle 57. Alay’ın en fazla harp ettiği ve tamamen şehit olup hiç ayrılmadıkları yerde bir mehmetçiğimizin annesine yazdığı o masum mektubu okumanız gerekiyor. Ayrıca bu savaşta 57.Alay'daki tüm mehmetçikler şehit olduğu için bugün ordumuzda 57. Alay bulunmamaktadır.
Conkbayırı’na doğru ilerlerken Mehmet Çavuş Anıtı’nı, Arıburnu Yarları’nı, 1994 yılında çıkan yangında ölen orman baş müdürü ve ormancılar için yapılan anıtı ve pek çok siperi görmeniz mümkün. Kuzey Cephesi’nde 07-10 Ağustos 1915 günlerinin en kanlı çarpışmalarının yaşandığı ,261 rakımlı tepe ve civarı Conkbayırı’dır. Siperler, kitabeler ve Yeni Zelandalı’ların en büyük anıtı burada bulunuyor. Ayrıca 10 Ağustos günü patlayan şarapnel parçası  Mustafa Kemal Atatürk’ün göğsüne isabet etmiş ancak göğsünde bulunan cep saati Atamızı bu tepede kurtarmıştır.
Buradan Kemalyeri Yazıtı’na, Kocadere Hastane Şehitliği’ne, Bigalı Köy’e, Suvla Koyu’na , Büyük Anarfartalar Köyü ile buradaki şehitliğe ve Küçük Anafartalar Köyü’ne gidebilirsiniz. Biz zamanımız kısıtlı olduğu için Conkbayırı’ndan sonra dönüş yoluna koyulduk.
Geride bıraktığımız yerlerde kocaman bir tarih yatıyor, orada koca bir devir battı. Orada şehit düşen tüm Mehmetçiklerimizin ne için şehit düştüklerini unutmadan ve unutturmadan sahip çıkmalıyız bu ülkeye. Şu anda onların ve Ulu Önder Atatürk’ün kemikleri sızlıyor olsa da bunu bir nebze de olsa dindirmek için hala fırsatımız ve zamanımız olduğunu unutmayalım. Bu vatan hepimizin, onu kimsenin bölüp parçalamasına izin vermeyelim. Uzun bir zamandan sonra biz de Türk Milleti olarak destan yazalım.

Tarihimizle dolu bir gezinin ardından dönüş yolculuğu başladı. Yol güzergahımız oldukça güzel. Yol kenarlarında satılan sebze ve meyveler harika. Domates yemeyen birisi olarak en çok üzüldüğüm zamanlar oldu bu alış verişler. Akşam üstü geldiğimiz Tekirdağ’da geleneksel köfte molamızı verdik. Biz tercihimizi genelde İstanbul yolu üzerinde bulunan Köfteci İbrahim Usta’dan yana kullanıyoruz. Migros’u geçip yan yola girdikten sonra ufak bir yokuş göreceksiniz. O yokuşun hemen başında bulunuyor Köfteci İbrahim Usta. Mekan yenilendi, oldukça şık bir yer. Ayrıca manzarası harika, tüm Tekirdağ karşınızda. Köfteler tabiî ki çok leziz, servis hızlı ve güler yüzlü. Duruma göre evinize götürmek için köfte alma şansınız bile var.

Geçmişini unutan herkesin Çanakkale Şehitliği’ne giderek kendini ve geçmişini hatırlaması dileğiyle

Kuzey Ege Turu ( Assos ve Çevresi )

3 günlük Bozcaada tatilinden sonra istikametimiz Geyikli-Ezine-Ayvacık yolu üzerinden Küçükkuyu idi. Küçükkuyu yol üzerinde olmasına rağmen oldukça şirin bir yer. Ama bizim asıl merak ettiğimiz yer Küçükkuyu’dan 4 km yukarıda ,Kaz Dağları’nın (İda Dağı) en batı ucunda bulunan, eski bir Rum köyü olan Adatepe Köyü. Bu nedenle de gün boyu gezdikten sonra gece konaklayacağımız yer de Adatepe oluyor. Köy yolu oldukça virajlı, yükseldikçe Küçükkuyu ‘yu tepeden görebiliyorsunuz.
Köyün hemen girişinde sağ tarafta Zeus Altarı (Zeus Sunağı) ve Kır Kahve karşıladı bizi. Sonra karşımıza kocaman bir çınar ağacı çıktı. Köyün meydanı burası, çınar ağacının altında şöyle derin bir nefes almak gerekiyor. Belli ki burada insanı fazlasıyla etkiyecek şeyler göreceğiz. Adatepe Pansiyon’a (http://www.adatepe.net/) eşyalarımızı bırakıp köyü gezmeye koyulduk. Adatepe Pansiyon’un sahibi Meftun Bey’den gerekli bilgileri aldıktan sonra ilk hedef Zeus Atları oluyor. 10 dakikalık bir yürüyüşten sonra tüm Edremit Körfezi’ne hakim bir manzarayla karşılaşmak büyülüyor insanı. Ama ortamın kirliliği ve yazılan yazılar da fazlasıyla üzüyor. Bu atların Zeus'un tanrıların hiyerarşisinde babası Kronos’u öldürerek en üste geçmesiyle birlikte aynı dönemde Zeus veya diğer tanrılar için insanların, hayvanların veya başka kıymetli varlıkların kurban edilebilmesi için oluşturulduğu söylenmektedir.
Zeus Altarı’ndan sonra yürüyerek köyün terk edilmiş ilkokulu olan Adatepe Taşmektep’e (www.tasmektep.com) gittik. Burada yılın pek çok döneminde düzenli olarak çeşitli konularda seminerler veriliyor. Biz gittiğimizde de bu seminerlerden birine denk geldik. Taşmektep bizi gerçekten çok heyecanlandırdı. Binanın içi, duvarları, koridoru insanı alıp eski zamanlara götürebiliyor. Dokusu bozulmadan restore edilmesi mutluluk verici.

Köyün dar ve sevimli sokaklarında yürüdükten sonra çınarın altında dinlenmeden olmuyor. İstanbul’dan sonra burası fazlasıyla doğal ve samimi geliyor insana. Uzun zamandan sonra ilk kez tavuklarla bu kadar yakın temas içerisinde bulunuyoruz. Zeus Han ve Hurmalı Kahve oturup, bir şeyler içip köyün tadını çıkarabileceğiniz yerler arasında bulunuyor. Buralara kadar gelmişken köyün en yukarındaki Hoca Kayası olarak bilinen kayaya çıkıp köye doyasıya bakmadan olmayacağı için buradaki gezimizin son durağı orası oldu. Ve işte tüm Adatepe ayaklarımızın altında. Köyün büyüsüne burada da kapılmamak mümkün değil.

Adatepe’den ayrılarak bir başka oksijen kaynağı olan Yeşilyurt Köyü’ne gittik. Bu köy , Ayvacık ile Küçükkuyu arasında, Küçükkuyu’ya 3 km uzaklıkta. Adatepe’ye göre biraz daha kalabalık ve turizme açık bir köy. Köyün büyük bir meydanı var. Burası da Adatepe gibi zeytin ve çam ağaçları arasında kalmış, taş işçiliğinin örneklerini fazlasıyla görebileceğimiz şirin bir köy. Dünya’da oksijenin en çok bulunduğu ikinci bölgede yer alan Yeşilyurt Köyü’ne gitmişken keçi peynirinden almamak olmaz deyip, alışverişimizi yaparak Assos’a doğru yola koyulduk.
Yolda ilk durağımız Küçükkuyu’daki Adatepe Zeytinyağı Müzesi (http://www.adatepe.com/) oldu. 2 katlı müzede zeytinyağının elde edilmesi sırasında eskiden kullanılan aletler sergileniyor. Müze çıkışında satış noktasından Refika’nın resminin bulunduğu zeytinyağından alıp yolumuza devam ettik. Refika bu yörede çok meşhur. Adatepe’de eskiden yaşamış bir rum güzeli. Hem Rumların hem de Türklerin kendisini çok sevdiği, ancak Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yurdu terk etmek zorunda kalan güzel. Bu duruma üzülen Türkler, o gittikten sonra dahi onun adına türküler yakmış. Düğünlerde onun türküsü okunup, dans ediliyormuş. İşte Refika’nın böyle bir hikayesi var.

Assos’a giderken, Küçükkuyu’nun içinden ve deniz kenarından gidilen yolu tercik ettik. Bu yol boyunca pek çok kamp alanı, pansiyon ve otel bulunuyor. Bu nedenle konaklama sıkıntısı yaşama ihtimaliniz hiç yok. Ama fiyatlar güney sahillerini aratmayacak kadar yüksek. Yolun sonu bizi mavi bayraklı Kadırga Plajı’na getirdi. Plaj oldukça uzun ama taşlık bir plaj. Plajla yemek yerlerinin arasından yol geçiyor. Tesisleşme yok ama şezlong ve basit bir duş yeri bulabilmeniz mümkün. Peki deniz nasıldı? Tek kelimeyle mükemmeldi. Oldukça soğuk ve kıyıdan 5-10 adım sonra birden derinleşen bir deniz olmasına rağmen içinden çıkmakta zorlandığımız bir denizdi. Hele ki şnorkelle yüzmek gibi bir şansınız varsa orada göreceğiniz balıklar sizi heyecanlandırmaya yeter, bize yetti çünkü. Yemek için yol kenarındaki pek çok alternatif bulunuyor. Ama hangisine gidersek gidelim yiyeceğimiz ilk şey meşhur Avcı Böreği oldu. Börek deyince yufkadan yapılmış bir şey bekledik ama krep arasında kaşarlı ve sosisli, tipi paçanga böreğine benzer bir börek geldi. Lezzeti derseniz, yemeden dönmemek gerek derim.
Kadırga Plajı’nda sonra Assos’un merkezine doğru yola çıktık. Assos küçük bir liman şehri. Merkezine arabayla gitmek gibi bir hatada bulunduğumuz için gerildik. Bu nedenle çok fazla zaman geçirmedik. İçerisinde inanılmaz bir araba trafiği var. Bu durumun tamamen ortadan kaldırılması şart. Deniz kenarında yemek yerken ya da otelden dışarı adımınızı attığınızda burnunuzun dibinde arabaların olması fazlasıyla can sıkıcı. Meşhur, gazeteye çıkmış dondurmasından yemeden oradan ayrılmadık tabi. Assos için romantik bir yer diye bahsetmişlerdi. Belki bu kadar kalabalık ve karışık olmasa çok doğru bir tanımlama olabilir. Hayal kırıklığına uğradığımız için oradan hemen ayrılıp önce Gülpınar’a oradan da Asya kıtasının en batı ucu olan Babakale’ye doğru yola koyulduk.
Behramkale’nin 25 km batısında bulunan Gülpınar’ a giderken aralıklarla 7-8 tane köyden geçtik. Bunların içinde ise en çok Koyunevi Köyü’nü beğendik. Gülpınar’da M.Ö. 2. yüzyılda Apollon Smintheus Tapınağı’nın yapıldığı tarihi şehir Chryse yer almaktadır. Tapınak, beldenin kuzey batısı ile kuzey doğusu arasında kalan vadinin başlangıç eteklerinde “Bahçeleriçi” olarak adlandırılan mevkide yer alıyor. Beldenin merkezine geldikten sonra biraz tabelalar biraz da belde insanından alınan yol tarifi ile tapınağa ulaşmanız mümkün. Oralara kadar gitmişken görmeden dönmeyin sakın. Gülpınar’dan ayrılarak 9 km batısında bulunan Babakale’ye geçtik. Sivri kayalıkların bulunduğu, sarsıntılı ama oldukça zevkli bir yol. Babakale oldukça küçük bir köy. Meydanında her köyde olduğu üzere bir köy kahvesi mevcut. Yolun sonu zaten sizi bu kahveye ve köyün kalesine getiriyor. Biraz daha aşağıya indiğinizde limana ulaşabiliyorsunuz. Kalenin konumu gerçekten çok güzel, her yere hakim. Karşınızda Midilli adası, pırıl pırıl bir deniz ve güneş. Köy insanının geçin kaynağı balıkçılık, bir de el sanatı olarak bıçakları var. Zamanımız kısıtlı olduğu için çok fazla kalmadan Behramkale’ye doğru yola çıkmak zorunda kaldık.
Antik çağda adı Assos olan Behramkale M.Ö. 1000. yıllardan bu yana varlığını sürdüren bir yerleşim merkezi. Bu kadar uzun bir geçmişe sahip olduğu için burada gördüğümüz tarihi eserler oldukça etkileyici; Athena Tapınağı, Tiyatro, Tarihi Su Sarnıcı, Agora, Akropol, Hüdavengidar Camii bunların başlıcaları. Behramkale’nin gerçekten etkileyici bir büyüsü var. Bu nedenle olsa gerek, 3000 yıl önce Aristo’nun burada felsefe okulunda dersler verdiği ve 3 yıl burada yaşadığı söylenmekte. Köyün tepesinden bulunan Akropol’e ve camiye gitmek için yokuşlu yoldan tırmanmanız gerekiyor. Yol boyunca köylü teyze ve amcalardan hediyelik eşya, kekik, peynir gibi şeyler alabilirsiniz. Akropol’e giriş 5,-TL, müze kart geçerli. Manzara tek kelimeyle muhteşem; Kadırga Koyu, Liman , Midilli Adası. Güneşin batışını izlemek için herkes burada.
Gün batımından sonra akşam yemeğimizi köy meydanında yöreye özgü ev yemekleri yapan yerlerden birinde yedik. Yemekten sonra yine oralara özgü fincanda pişen damla sakızlı türk kahvemizi içtikten sonra sahil yolundan Küçükkuyu’ya , oradan da Adatepe’ye geri döndük. Adatepe’de herkes köyün meydanındaki çınarın altında gecenin, sakinliğin ve temiz havanın tadını çıkarıyor. Ertesi sabah erkenden yola koyulacağımız için çok fazla oturamasak da , biz de bunların tadını çıkarabildik. Ertesi sabah köyden ve konakladığımız Adatepe Pansiyon’dan ayrılmak zor oldu. Pansiyonumuz gerçekten kusursuz ve tertemizdi. Meftun bey, titizlikle ve özenerek hazırlamış odaları tarihi iki binanın dokusunu hiç bozmadan.
Ve son gün… Yine tarihe bir yolculuk yapmak üzere çıkıyoruz yola. İstikamet Ayvacık ve Ezine üzerinden Troia (Truva-Troya) . Truva Antik Kenti, 1870 li yıllarda Alman arkeolog Heinrich Schliemann tarafından keşfedilmiş. Bulunan ve çıkarılan en önemli kalıntılar da onunla beraber önce Yunanistan’a oradan da Almanya’ya gitmiş. Farklı dönemlerde aynı yerde yedi kez kent kurulduğu ve farklı 33 katmandan oluştuğu belirlenmiş. Ancak günümüze bu kalıntılardan pek bir şey kalmamış. Giriş 15,-TL, müze kart geçerli. Önce Truva Atı çıktı karşımıza. Tahta atın içine girmek mümkün ama tam bir hayal kırıklığı. Özellikle insanımızın yazdığı yazıları görünce. Sonrasını bir rehber eşliğinde gezmek gerekiyor. Anlatılacak çok uzun bir tarihi var ama maalesef gelin görün ki gözümüzün göreceği pek bir şey yok…

10 Eylül 2009 Perşembe

Kuzey Ege Turu ( Bozcaada)

Bu yazın son tatiliydi bizim için. 2 aile olarak çıkmayı planlamıştık ve yaz başından itibaren de bu tatili dört gözle bekler hale gelmiştik. Ama tatilimize son 1 hafta kala yaşadığımız stres ve üzüntüler kafamızda soru işaretleri bırakmıyor değildi. Yine de kısmet oldu ve 5 Temmuz Çarşamba sabahı 05.30 sularında İstanbul’dan yola koyulduk. İstikamet Tekirdağ-Gelibolu-Çanakkale üzerinden Geyikli, oradan da vapurla Bozcaada (Tenedos Adası)…
Saat 11.00 sularında Geyikli’ye geldik ama hafta içi olmasına rağmen uzun bir araç kuyruğu vardı ve biz 2 saat Geyikli’de vakit geçirmek zorunda kaldık. Zorunda kaldık derken sıkıcı olduğunu sanmayın sakın, iskelenin hemen yanından başlayan kumsal ve pırıl pırıl bir deniz size 2 saatin nasıl geçtiğini fark ettirmiyor. Denize girmem diyorsanız, iskele civarındaki 1-2 tane cafe tarzı yer size alternatif olabilir. Geyikli’den Bozcaada’ya 2 saatte bir arabalı vapur gidiyor ve yolculuk yaklaşık yarım saat sürüyor. Bozcaada’ya giderken sadece 3.5,-TL otopark ücreti ödemesi yapılıyor. Asıl ödeme dönüşte, Bozcaada gişesinden yapılıyor. Fiyatlar nasıl derseniz, biz 4 kişi araba dahil dönüşte 40,-TL ödedik. Unutmadan ; dönüş için muhakkak rezervasyon yaptırın, aksi taktirde sabah 07.00 feribotu hariç son dakikada yer bulma sıkıntısı yaşayabilirsiniz. Özellikle hafta sonu çok kalabalık olmakla beraber, günübirlik de olsa arabasıyla gelenler bulunuyor.
13.30 ‘da Bozcaada’ya ayak basmış bulunuyoruz. Vapurdan fazlasıyla boz ve yalnız görünen ada, oraya vardığınızda daha kalabalık ve neşeli görünüyor. İstikamet gelmeden önce ayarladığımız Bazyel Pansiyon. Bu pansiyon 2009 yılı Haziran ayında faaliyete başlamış, adanın merkezine 3 km uzaklıkta, Hükümet Konağı’ndan 500 mt sonra, solda. Zaten yan yana 3 pansiyon hemen dikkatinizi çekiveriyor. 3 gece kaldığımız pansiyondan oldukça memnun kaldık. Gerek odaları gerekse banyosu( duşakabinli idi) oldukça temizdi. Odalarda balkon hariç her şey mevcut. Oda kahvaltı, kişi başı 50,-TL idi fiyatı. Adada bu tutarın altında bir yer bulmaz şansınız çok az. Ama apart oteller kalabalık gidecek insanlar için daha ideal olabilir. Odalara yerleştikten sonra hemen denize , adanın en meşhur plajı olan Ayazma Plajı’na doğru yola çıktık. Yola çıktık derken, uzun bir yolculuktan bahsetmiyorum. Zaten adanın etrafını dolaşmak yarım saatten fazla bir zamanınızı almıyor

Ayazma Plajı fazlasıyla meşhur olduğu için olsa gerek çok kalabalıktı. Zaten adanın kendisi geçen seneye göre çok kalabalıktı. Ayazma Plajı’nda tanesi 2.5,-TL den şezlong ve şemsiye kiralayabiliyorsunuz. Deniz taşlık değil, kum ve oldukça sığ. Özellikle çocuklar için ideal bu anlamda. Ama deniz tek kelimeyle mükemmel. Soğuk mu derseniz, evet soğuk ama kesinlikle denize girmenize değer. Plaja yaklaştığınızda sağlı sollu park edilmiş onlarca araba karşılıyor sizi. Bulduğunuz ilk yere park etmekte fayda var o nedenle.
Ayazma Plajı’nın en büyük farkı ve avantajı , tam karşısında yemek yiyebileceğiniz pek çok yer olması. Bunların içinde en bilineni Vahit’in Yeri. Oldukça lezzetli bir yer ama alternatif yerleri de görmekte fayda var. Mesela Koreli’nin Yeri, Thenos Restaurant ve Boruzan Restaurant bunlardan birkaçı. Fiyatlar hepsinde hemen hemen aynı. Bu sene yine dikkatimizi çeken şey fiyatların geçen seneye göre fazla artmış olması. Bunun en büyük sebebi de adanın fazla ön plana çıkıp tanınması ve tercih edilmesi olsa gerek.

İlk gün hava biraz bulutlu olduğu için akşamı adanın merkezinde gezerek geçirdik. İlk akşam yemeğimizi arkadaşlarımızın önerisi dinleyerek ve ev yemeği yemek adına adanın merkezindeki Hafız’ın Yeri’nde yedik. Biraz geç kaldığımız için olsa gerek pek yemek bulamadık. Normal fiyata vasatı pek de geçemeyen yemeklerin olduğu bir yer.

Adanın ne kadar kalabalık olduğu akşamları daha çok ortaya çıkıyor. Polente Cafe ‘nin dışında müzik çalan, gece eğlencesine benzeyen bir yer yok . (Aslında buna ihtiyaç da yok.) Ama sokaktaki restaurantların kendilerine has müziklerini duymanız mümkün. Ada merkezinde 3 ayrı bölgede yemek yiyebilirsiniz. Bunlardan biri Ziraat Bankası-Türk Telekom binalarının olduğu Çınar Çarşı Caddesi. Bu caddenin hemen arkası bilinen adıyla Rum, esas adıyla Cumhuriyet Mahallesi. İkinci bölge, Polente Cafe’nin önünden başlayan sokakta yer alan restaurantların olduğu bölge ve son olarak da bu sokağın devamında , balıkçı barınaklarının hemen üst tarafında yer alan balık restaurantlarının olduğu bölge. İçlerinde fiyat anlamında en uygun olanı ,ikinci bölgede bulunan yerler. Ama burada da sürekli bir insan trafiği olduğundan oldukça gürültülü ve kalabalık oluyorlar.

Adadaki ikinci günümüzde farklı olsun diye Habbele Plajı’na gitmeye karar verdik. Burada karşınıza Mitos Beach çıkıyor. Tahmin edebileceğiniz üzere beach olunca fiyatlarda Ayazma Plajı’na göre farklar ortaya çıkıyor. Burada şezlong veya şemsiye kiralamak için 7,-TL ödemeniz gerekiyor. Ayrıca yemek adına da Ayazma Plajı’ndaki çeşitliliği bulamıyorsunuz, tabiî ki kalabalığı da. Daha sessiz ve sakin bir yerlerde ama illa da şezlong ve şemsiye olsun derseniz tercih edebileceğiniz bir yer. Kürkçü dükkanı misali, Ayazma Plajı’na geri döndük ve yine leziz mezelerle beraber balıklarımızı yiyip, tertemiz ve buz gibi denize girdik.
Bozcaada’da pek çok burun bulunuyor. Bunlardan en çok bilineni ve adaya giden herkesin mutlaka bir akşam üstü bir elinde şarabı bir elinde fotoğraf makinesi , güneşin batışını izlediği Batı Burnu ve oradaki Polente Feneri. Adanın bu mevkisinde 17 tane Rüzgar Gülü bulunuyor. Adanın elektrik ihtiyacı bu rüzgar gülleriyle karşılanıyor. Geçen sene güneşin batışını seyretmek için Polente Feneri’ne kadar gidilebiliyordu. Bu sene yasaklandığı için alternatif yer olarak fenerin ve rüzgar güllerinin tam karşısına gitmeniz gerekiyor. Buradan da manzara gayet güzel ve tabiî ki denize batan güneşin görüntüsü de.

İkinci günün akşamı rum mahallesini gezdik, gündüz görüntüsü kadar geceleri de oldukça güzel bir bölge. Açıkçası Türk mahallesinden farkı hemen belli oluyor. Her evin kapısında muhakkak çiçek var , yapılar daha düzgün ve sokaklar daha temiz ve düzenli. Bu bölgedeki butik oteller ve pansiyonlar gerçekten çok güzel görünüyor, özelikle benim dikkatimi çeken, bembeyaz görüntüsüyle 9 Oda Otel oldu. Aliki Konukevi, Otel Katina, Sezer Pansiyon, Otel Anfora, Otel Mauna da dikkat çeken diğer yerler oldu bizim için. Rum mahallesi’nde evlerin tam ortasında 1867 yılından kalma bir de kilise bulunuyor, görülmeye değer. Buradan kalenin iskele tarafına bakan kısmına geçtik. Bu tarafta da oldukça sade ama şık dizayn edilmiş ufak bir cafe ve birkaç tane de çay bahçesi bulunuyor. Buralarda deniz kenarında oturmak insanı fazlasıyla kendine getiriyor. Adanın geceleri oldukça soğuk oluyor, bu durumu deniz kenarında fazlasıyla anlıyorsunuz. O nedenle adaya gelirken valizinizde olmazsa olmazınız bir şal ya da hırka oluyor.
Adada son günümüz olduğu için sabah erkenden kalkıp önce Bozacaada Kalesi’ni geziyoruz. Kale deniz kenarında olduğu için fazlasıyla rüzgar alan ama adanın merkezini rahatlıkla görebileceğiniz bir yer. Giriş 1,-TL. Bozcaada Kalesi, 10 mt genişliğinde ve 250 mt uzunlukta bir su hendeği ile adadan ayrılmaktadır. Kale, iç ve dış kale olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Girişte kocaman bir alan karşılıyor sizi. Bu alanda her sene geleneksel Bağbozumu Festivali eğlenceleri yapılıyor . Kale çok büyük değil ama restorasyonlarda biraz dokusu bozulmuş olsa da görülmeye değer . 1455 yılında Fatih Sultan Mehmet zamanında Osmanlı İmparatorluğu’na katılan Bozcaada’ya gelen Köprülü Mehmet Paşa kalenin yıkılan yerlerini ve kasabayı onarıp, kendi adını verdiği bir de cami yapmıştır. Kale’nin içinde ufak bir sergi alanı ve mezar taşları bulunuyor. Sergi alanında M.Ö. 5. yüzyıldan kalma Khınos (Sakız Adası), Rhodos (Rodos Adası), Thasos (Taşoz Adası) ve Sınope (Sinop) gibi kentlere ait Amphoraları görmek ve bunların hikayelerini okumak mümkün. Mezar taşlarının üzerindeki şekiller de oldukça ilginç. Kaleden Rum ve Türk Mahalleri arasındaki farklılığı gayet net bir şekilde görebiliyorsunuz.

Kaleyi gezdikten sonra Rum Mahallesini gündüz saati gezmeye karar verdik. Sokakların çiçeklerle dolu rengarenk hali, evlerin şık görünüşleri ve insanların güleryüzü sizi mest etmeye yetiyor.


Bozcaada, üzüm bağları ve dolayısıyla şarapları ile ünlü. Buraya kadar gelmişken fabrikasyon olmayan şaraplardan almadan gitmek olmaz. Geçen sene olduğu gibi bu sene de bu hakkımızı Çamlıbağ Şarapları (Yunatçılar)’ndan yana kullandık. Ama alternatif olarak Talay, Corvus ve Ataol şarap fabrikaları da bulunmaktadır. Çamlıbağ Şarapları’nın satış yeri Rum Mahallesi’nde, kilisenin iki sokak alt tarafında. Çamlıbağ Şarapları’nda 10-25,-TL arasında değişen fiyatlarla 6-7 çeşit şarap bulabilirsiniz. Benim önerim Vasilaki beyaz şarabı ve Merlot-Kuntra kırmızı şarabı. Ayrıca Çamlıbağ’a özel Mistel Likör’de denemeye ve almaya değer. Onun fiyatı da 50,-TL. Oradaki tüm şarapları tek tek deneyebilirsiniz. Aldığınız şaraplar özenle kutulara konmakta hatta hediye olarak vermek istediğiniz biri olursa da oldukça şık bir çantası bulunmaktadır. (www.yunatcilar.com adresinden de bu şarapların satışı yapılıyor)

Şarap alışverişinden sonra hızla adanın en yüksek yeri olan Göztepe’ye gidiyoruz. Rakım 192 metre. Buraya şehir merkezinden Ayazma Plajı’na giden yolda ilerlerken Hükümet Konağı’nı geçtikten 600 metre sonra sağdaki patika yolu tırmanarak gidebilirsiniz. Zaten tepedeki elektrik santralini her yerden görmeniz mümkün. Yol oldukça dar ve engebeli. Ama çıktığınızda gördüğünüz uçsuz bucaksız deniz buna değer. Buradan adanın kuzey ve kuzey doğusunu görebiliyorsunuz.

Son günümüzde adanın güney ve güney doğusunda yer alan burun ve koylara gitmeye karar verdik. Buralara isterseniz Ayazma tarafından isterseniz de Tuzburnu tarafından gidebilirsiniz. Biz Tuzburnu tarafını tercik ettik ve sırasıyla Kemerbaşı, Poyraz Liman, Kayrak, Bekçi Bayırı, Çapraz mevkilerinden geçerek Tuzburnu Feneri’ne ve Tuzburnu Koyu’na geldik. Bu koy o güne has olsa gerek oldukça dalgalı ve pisti. Kocaman deniz analarını yakından görme fırsatımız oldu böylece. Denize girmeden yola devam ettik ve sabrımızın ödülünü Mermerburnu Mevkii’ndeki Akvaryum Koyu’nda aldık. Burada denize doğru uzana ters L şeklindeki çıkıntı nedeniyle iki tane koy bulunuyor. Gittiğimizde oldukça kalabalık olan bu koyda keşif dalışlarının yapıldığını gördük. Koyun büyük bir bölümü taşlık, zig zag çizerek kumluk alanlarda yüzebiliyor insan. Ama denizin güzelliği tek kelimeyle kusursuz tabiî ki denizin adına yakışan soğukluğu da. Buradan ayrılıp sıradaki bilinmeyen koya doğru gezimize devam ederken yol boyunca bölüm bölüm arsaların üzerindeki yeni inşaatları görmemek mümkün değil. Çok değil birkaç sene içinde adanın bu bakir ve sakin yerleri de turizme kazandırılacaktır. Sıraki deniz molasını Ayana Koyu’nda veriyoruz. Burada da deniz taşlık ama süper. Ve son olarak Beylik Koyu’nda denize girdik. Bu koy anayoldan yaklaşık 200 metre aşağıda. Bu koyun denizi 5-6 sıra taşlık ama sonra kum olarak devam ediyor. İçlerinde en soğuk deniz burada olmasına rağmen en zevk alarak yüzdüğümüz deniz burası oldu. Her üç koyda da Ayazma Plajı gibi yemek yerleri ve şezlong ,vs gibi şeyler bulunmuyor. Tamamen hem kumsalda hem de denizde kalabalıktan ve gürültüden uzak olunabilecek koylar. Buradaki denizin tadı damağımızda kaldı desem abartmamış olurum.
Son gecemiz olduğu için güzel bir restaurant’ta papalina yemeye karar verdik. Tercihimiz Vasilaki Restaurant oldu. Sokak üzerinde, mavi renkteki masa ve sandalyesiyle, çaldığı yunan müzikleriyle ilgimizi çeken Vasilaki’de papalina balığı (Yunan Hamsisi), karides güveç ve midye dolma yedik. Ege’nin meşhur ufak midyelerinden yapılan midye dolmaların tadı fazlasıyla damağımızda kaldı. Fazlasıyla doyurucu ve leziz bir akşam yemeği oldu bizim için.

Ertesi gün 07.00 vapuruyla Bozcaada’dan ayrılıp Assos – Adatepe yoluna koyulduk. Hepimiz için oldukça eğlenceli, leziz tatlarla buluştuğumuz, denize ve güneşe doyduğumuz bir tatil oldu. Geç keşfettiğimiz ama her zaman aklımızın bir köşesinde olacak olan Bozcaada için söylenecek tek kelime yok. Belki de burası için söylenebilecek tek şeyi Heredot söylemiş; “ Tanrı, insanlar uzun ömürlü olsunlar diye Bozcaada’yı yaratmış.”

Yolunuzun bir gün oralara düşmesi dileğiyle…