Yeme-İçme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeme-İçme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2010 Perşembe

Filibe Köftecisi ve Turquazoo Akvaryum Ziyareti

Artık tüm hafta sonlarımız bir şekilde dolu geçiyor. Ya bir şeyleri yoluna koyma telaşındayız ya da bir yerleri keşfetme. Geçen hafta sonu bildik yerleri keşfetmiş olsak da eğlenceli ve lezzet dolu bir gün geçirdik. Yorulmadım mı, tabiki yine çabucak yoruldum...

Uzun zamandır Eminönü - Sirkeci taraflarında dolanmamıştım. Asıl amaç yılbaşı piyango biletini Nimet Abla gişesinden almak olsa da yanında yaptıklarımız güzel oldu. Önce hızlıbir şekilde Şark Han ve Havuzlu Han ziyareti yaptık. Açıkçası her iki ziyaret de tam bir fiyaskoydu. Çok uzun olmasa da kuyrukta bekleyip milli piyango biletlerimizi çektik. İlk çektiğim bileti içerisinde ziyadesiyle sıfır olduğu için iade ettim. Gişedeki arkadaş " al abla, kısmet geri verilmez " demiş olsa da iade ettim. Şimdi pişman mıyım: Hayır. Peki 1 Ocak 2011'de pişman olur muyum: Umarım olmam...






Aslında çok fazla gezmemiş olmamıza rağmen acıktık.Tabiki gideceğimiz yer önceden belliydi: Sirkeci'deki Meşhur Filibe Köftecisi. Sirkeci Tramvay durağından Cağaloğlu'na doğru çıkarken soldaki küçük mekan Filibe Köftecisi. İki katlı ve gerçekten de ufak bir yer burası. Köftelerin piştiği yere bakınca küçüklüğünü daha iyi anlıyor insan. Üst katı biraz daha ferah. Ama sandalye yerine taburelere oturacağınızı bilmenizi isterim. Köfte - piyaz ikilisi vazgeçilmezlerimden. Burada da aynı siparişi verdim. Köftelerin küçüklüğü mekanın küçüklüğüyle doğru orantılı mı bilmiyorum ama lezzeti kesinlikle taktir edilesi. Uzun zamandır böyle lezzetli köfte yediğini hatırlamıyorum. Piyaz için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Fasulyeler fazla diriydi çünkü. Pencere kenarlarında bulunan sirke ile lezzetli hale getirebilirsiniz belki. Köftenin ardından günün tatlısını da yiyebilirsiniz tabiki. 
Mekan sahipleri oldukça sıcak ve güler yüzlü. Servis çabuk geliyor, ne de olsa ocak hiç boş kalmıyor. Mekanın fiyatları da uygun sayılır. Hani o lezzetten sonra ödemesini gözünüz görmüyor diyebilirim. Kısaca ilk fırsatta gitmelisiniz. Gittiyseniz, bir daha gitmelisiniz ...




Karnımız da doyduğuna göre artık gezmeye devam edebiliriz. Hedef Bayrampaşa'da Forum İstanbul  Alışveriş Merkezi'nde açılmış olan Turkuazoo Akvaryum'u ziyaret etmek. Daha önce gitmek istemiştik ama kişi başı 25 TL çok gelmişti gözümüze. Son dönemlerde oldukça yaygın olan indirim sitelerinden Grupanya aracılığıyla edindiğimiz indirimli biletlerle iki kişi 25,-TL 'na ziyaret ettik Akvaryum'u. Kapısında kuyruk yoktu ama içerisi çocuklarla doluydu. Akvaryum'u gezmeye başlamadan önce enteresan pozlar vererek hatıra fotoğrafı çektirebiliyor ve çıkışta da photoshoplanmış fotoğrafını ebatlarına göre 5-10 TL'ye alabiliyorsunuz.




Daha önce akvaryum gezmemiş biri olarak beni etkilediğini ve bazı noktalarda da heyecanlandırdığını baştan söylemeliyim. Özellikle tünelden geçerken çok heyecanlandım. Onlara dokunamamak sinir etti beni. Bazı balıklar çok şaşırttı beni, bazısı ürküttü. Ve bazısı da çok çirkin geldi. Kendisini sevdiren balık bile gördüm. Evet, sevdiriyordu kendisini...
Köpekbalıkları ürkütücü değil ama çok fazla dişlerine bakmamakta fayda var. Bazı balıkları görünce Sharm El - Sheik geldi aklıma. Ah ah, kimiyle beraber yüzmüştük ne güzel. Keşke içerisindeki mercanlar da gerçek olabilseydi ama değil. Kayıp Balık Nemo ve hafızası zayıf arkadaşı ile dolu olan akvaryum tek kelimeyle muhteşemdi. Sanırım çocukları en çok eğlendiren bölüm burası oldu. Ama çok sevimliler... İçeride flaşsız fotoğraf çekebiliyorsunuz. İsterseniz bazı balıklarla birlikte yüzebiliyorsunuz. Üç tarafı akvaryumla çevrili alanda oturup biraz huzur bulabiliyorsunuz.

Çıkışta hediyelik bir şeyler almak isterseniz alternatif bulunuyor. Fiyatlar da orta kararda diyebilirim. Girişte bu kadar çocukla nasıl gezeceğiz diye düşünürken çıkışta ilk fırsatta yeğenim Kaan Toprak'ı buraya getirmemin şart olduğuna karar verdim. Bayılacağına eminim.

Benim için yorucu ama hepimiz için eğlenceli bir gün geçirdik. Bakalım bu hafta sonu bizi neler bekliyor?

12 Aralık 2010 Pazar

Body Worlds Sergisi ve Pera Müzesi

Bugün gidelim yarın gidelim derken her iki mekandaki sergilerin de sonunu yakaladık. O kadar güzel gün dururken biz İstanbul'un en soğuk ve fırtınalı gününü seçtik. Ama şanslı olduğumuzu belirtmeliyim. Trafik sorunu hiç yaşamadık. Çok şaşılacak bir durum değil mi?

Programımızdaki ilk durak Karaköy'de Antrepo 3'te bulunan İstanbul Modern'deki Gunter Von HAGENS'in Body Worlds Orjinal Vücut Dünyası - Yaşam Döngüsü Sergisi'ydi. 11 Haziran'da açılan sergi malesef 18 Aralık'ta son buluyor. Bu nedenle henüz gitmemiş olanlar için çok az bir zaman kaldığını hatırlatmak isterim. Hafta içi ve Cumartesi günü 09.00 - 20.00 arası açık olacak olan serginin son günleri olması nedeniyle olsa gerek inanılmaz uzun kuyruklar var. Hani içeri girmenin bir dert olduğu mekanda dışarı çıkmak ayrı bir dert. Hafta sonu olduğu için çocukların çok fazla olduğu sergiyi gezmek biraz zahmetli açıkçası. Sergi ile ilgili detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.

Sergi alanı umduğumdan daha küçük bir alana kurulmuş. Dolayısıyla beklediğimden daha az vücut görebildim. Hayvan vücudu olarak sadece at ve zürafa vücudu bulunuyor. Sergi, girişte Doğum Öncesi Gelişim ile karşılıyor insanı. Şu anki durumumdan mıdır bilmiyorum ama beni en çok etkileyen ve heyecanladıran bölüm burası oldu. Yaradanımızın gücünü ve mucizelerini anlamamız için fazlasıyla yeterli oluyor bu bölüm. Sonrasında gördüğümüz vücutlar ve organlar da bu farkındalığımızı perçinliyor resmen. Elinde baştan aşağı derisini tutan adam vücudu çok etkileyiciydi. Kan damarı yapılandırmaları, sigara içen bir insanın akciğerinin rengi, ülserli mide, kötü huylu tümöre sahip bir böbrek, sindirim sistemi, veremli akciğer, tümörlü beyin, kemik bozuklukları ve diğerleri ... Görülecek o kadar çok şey var ki. Ve İstanbul'a getirilmeyen diğer vücut ve organlar. Tek kelimeyle muhteşemdiler. Hani insan gördüğü derinin altında nasıl bir sistemin işlediğini merak ediyorsa mutlaka görmeli bu sergiyi. Ama biraz rahatsız etmedi de değil hani.
 
 
Bedenini bağışlayan insanlara teşekkür etmek ne kadar yeterlidir bilmiyorum ama hem hekimlere hem de biz diğer insanlara çok büyük bir iyilik yaptıkları kesin. Duvarlarda bulunan yazılar hem şaşıtcı gerçekleri bize öğretiyor hem de birazcık olsun bizlere mesaj veriyor. Belki biraz pahalı gelebilir kalabalık bir aile için ama mutlaka görülmesi gereken bir sergi. Ama çocuklar bu sergiyi ne kadar kaldırabilir bilemiyorum. Meraklı gözlerle bakanlar kadar dehşete düşen ve korkan çocukları da gördük.
 
 
Programımızdaki diğer sergi Pera Müzesi'ndeki Tivadar CSONTVARY'nin  " Macar Resminin Sıradışı Ustası " sergisiydi. 21 Ekim'de başlayan sergi bugün sona erdi.
 
 
Genel olarak beni çok etkilemeyen sergideki en dikkat çekici resim Mostar Köprüsü'nün resmi oldu.
 
 
Pera Müzesi'ne bu sergi için gitmiştik ama 4 Kasım'da başlayan " Çarlık Rusyası'ndan Sahneler: Rus Devlet Müzesi Koleksiyonu'ndan 19. Yüzyıl Rus Klasikleri " sergisini de gezdik.
 

St. Petersburg‘daki Rus Devlet Müzesi'nin zengin koleksiyonundan seçilmiş olan resimler; çalışma ve yoksulluk, çocukların dünyası, halk eğlenceleri, savaş ve ölüm ile kentsoylularını konu alan sahnelerle devrime kadar yaşamın her alanından kesitleri yansıtıyor. Oldukça güzel ve etkileyici olan sergi 20 Mart 2011 tarihine kadar sergileniyor.
 
Pera Müzesi'ne giriş 10,-TL ama isterseniz bir yıl boyunca ücretsiz olarak sergileri gezme hakkı veren Pera Kart'ı 20,-TL ye satın alabilirsiniz. Sergi bitiminde 2. katta bulunan Osman Hamdi Bey'in " Kaplumbağa Terbiyecisi " eserini görmemek olmaz.


Günümüzün mola ve yemek yeri ise Beyoğlu'nda, Yapı Kredi Kültür Yayınları'nın hemen arkasındaki çıkmaz sokakta bulunan Ara Cafe. Ara Güler'i her an görebileceğiniz ( ki biz görme şansına eriştik ) , Ara Güler fotoğraflarıyla dolu bir yer burası. Yer bulmak zor olabilir açıkçası. Fazla büyük bir mekan değil ama sıcak bir ortamı var. Yemeklere gelince... Biz Balkan Köftesi, Kış Salatası,Fesleğen Soslu Makarna ve Meksika Usulü Sıcak Çikolata'yı denedik. Balkan Köftesi, patlıcan püresinin üzerinde, iskender sosu ve yoğurt ile servis ediliyor. Sipariş sonrası yemeklerimizin gelmesi çok kısa sürdü. Sanırım bazı yemekler hazır, siparişe göre ısıtılıyor. Balkan Köftesi'ndeki köftelerde böyleydi. Kış Salatası, oldukça doyurucu ve leziz. Makarna için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Sıcak Çikolata ise tek kelimeyle muhteşem ama biraz fazla gelebilir. Fiyatlar Beyoğlu için pahalı sayılır.

Güzel bir günün tekrarı dileğiyle...

20 Temmuz 2010 Salı

Sabırtaşı Restaurant & Cafe - İçli Köfte ve Kebap Salonu

Damak tadı konusunda tipik bir Karadenizli değilim, hiç bir zaman da olamadım. Pek çok yöreye ait lezzetlerin tadına baktım ama Güneydoğu Anadolu yöresinin tadını bulamadım. Ne yapayım seviyorum işte acıyı, kebabı, kuru dolmayı, içli köfteyi ve daha nicelerini. Bu yüzden de duyduğumuz ve tavsiye edilen kebapçıları fırsat buldukça geziyoruz eşimle.


İstiklal Caddesi, yemek konusunda bir çok alternatifin olduğu bir yer. Herkes isteğine göre bir mekan bulabilir. Bu sefer bizim tercihimiz biraz nostaljik oldu ve Sabırtaşı Restaurat & Cafe'ye gittik. İstiklal Caddesi müdavimleri bilir Ali Amca'yı. Senelerce Atlas Pasajı'nın önünde beyaz önlüğü ile tezgahında eşinin yaptığı Maraş usulü içli köfteleri satardı. Tabiki onun da sebepleri vardı insanı düşündüren ve hüzünlendiren. Ve yıllar geçti, o tezgah şimdi oldu kocaman bir restaurant. Ama ne Ali Amca'nın beyaz önlüğü değişti ne de içli köftelerinin lezzeti.


Sabırtaşı Restaurant, oldukça güzel bir yeri kendine mesken tutmuş. İstiklal Caddesi'nin her iki tarafını  rahatlıkla görebiliyor ve seyredebiliyor insan. Tabiki bu güzel manzaranın bir bedeli var. Sabırtaşı'na ulaşmak için 5 kat çıkmanız gerekiyor. Basamak sayısı çok olmamakla birlikte biraz dik bir merdiveni var. Ama çabuk pes edenler de düşünülmüş ve 3. kata " Sabırtaşı Dinlenme Tesisleri " kurulmuş. Burada soluklanıp aynı heyecanla 2 kat daha çıkabilirsiniz.

Sabırtaşı'nın dizaynı tam Maraş usulü. Neredeyse yemyeşil bir ortamda yemek yiyorsunuz. Beni pek rahatsız etmedi ama ordan burdan sarkan yeşillikler de dikkatten kaçacak gibi değil hani. Cam kenarında ve köşede oturmayı tercih ettik biz. Ben Galatasaray Lisesi'nin üst tarafını seyrederek yemek yedim, eşim de tünele giden yolu seyrederek yemek yedi. Mekanın menüsü geniş sayılır ama tabiki çoğu şey Maraş usulü. İlk gelişimiz olduğu için bildik lezzetleri tadalım dedik ve ilk önce birer tane kızartılmış ve haşlanmış içli köfte istedik. Ardında ortaya karışık kuru biber - patlıcan dolması ve harhar kebabı istedik. Son olarak da meşhur mantısının tadına baktık.

İçli köfte tek kelimeyle mükemmel. Belli ki malzemeden hiç çalınmamış. Kıvamı, tadı tuzu, her şeyi ile çok lezzetliydi. Dolmalar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İtiraf etmeliyim, çok daha iyisini yedim. Harhar Kebabı'nın tadılmasını tavsiye ederim, soya ve havuç ile kavrulmuş et deyip de geçmek istemiyorum. Gerçekten lezzetliydi. Mantısını da çok beğendim diyemeyeceğim ama mantı severler için denenebilir. Bir de menü de fesleğenli mantı gördüm ama bir dahaki sefer denerim diye yemedim. Sömelek köfte, Eşkilaye sulusu ve diğer yöresel yemekler tadılmak için sırasını bekleyecek artık.


Sabırtaşı Restaurant, aslında çok bildik bir yerde ama malesef yürürken kafamızı kaldırmadığımız için geç öğrendiğimiz bir yer oldu. Galatasaray Lisesi'ni geçtikten hemen sonra Yapı Kredi Bankası'nın hemen karşı tarafında bulunuyor. Giriş önündeki tezgahı ve beyaz önlüğü ile Ali Amca'nın oğlu Mustafa Bey'i görmeniz mümkün. Ali Amca, malesef geçen sene Mayıs ayında vefat etmiş. Şimdi işleri oğlu idare ediyormuş.

Mekanın tek sevmediğim tarafı tuvaletin mutfağın girişin de olması. Bunun  dışında lezzet ve hizmet olarak olarak tavsiye edebileceğim bir yer Sabırtaşı Restaurant. Restaurant ile ilgili detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.

Şimdiden afiyet olsun...

28 Haziran 2010 Pazartesi

Erikli - Enez Gezisi


Yaz mevsimi geldi ve bizim için hafta sonu kaçamakları başladı. Her ne kadar son 1 haftadır yağmurlu havalar moralimizi bozsa da hedefimizden vazgeçmiş değiliz. 2 sene önce kahvaltı sırasında aniden karar verip gittiğimiz Erikli ve Enez'e bu sefer planlı bir şekilde gittik.

Güzergahımız belli; Tekirdağ üzerinden Keşan'a , oradan da önce Erikli'ye sonra da son durağımız Enez'e gidiyoruz. Amaç hem Ege denizine girmek hem de biraz ortamı görmek. Tabiki en son düşüncemiz, Keşan'ın meşhur Satır Et'inden yemek. Hem Erikli hem de Enez, Saros Körfezi'nde konumlanmış durumda. Bu nedenle oldukça güzel bir denize ve sahile sahipler. Erikli'ye giden yol oldukça dar ve virajlı olmasına rağmen güzel bir yol. Özellikle şu dönemde giderseniz leylekleri görme şansınız da bulunuyor. Buraya gitmek için Mecidiye köyünden geçmeniz gerekiyor. Bu köyün de deniz kenarında sahili bulunuyor. Sahilde tamamen kum ve deniz suyu tertemiz. Kristal gibi parlayan kumu insanı kendisine çekiyor hemencecik.

Mecidiye - Erikli arası yaklaşık 2 km. Erikli'ye geldiğinizde biraz şaşıracaksınız açıkçası. Bildiğimiz köy tanımına ve görüntüsüne pek uymuyor çünkü. Uzun bir sahili mevcut, evler kısmen düzenli bir şekilde inşa edilmiş ve neredeyse büyük bir kısmı ya satılık ya da kiralık. Sezon henüz açılmadığı için çok kalabalık değildi. Ama ilerleyen günlerde konaklamak için ev bulmakta zorlanabilir insanlar. Biz biraz da fiyat araştırması yapalım dedik ve aldığımız cevap şaşırtıcı oldu yine: " Marmaris'e gidin, orada daha ucuz fiyatlara tatil yapabilirsiniz. "

Erikli'den Enez'e gitmek için tam 6 tane köyden geçmeniz gerekiyor. Evet, bu köyler tam olarak bizim bildiğimiz köylerden. Yol boyunca tezgahlarda pek çok meyve ve sebze görebilirsiniz. Hatta bir köyün bu konuda çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Tüm köylerden denize girmeniz mümkün. Tabelalar sizi sahile yönderiyor. Enez yolu da en az Erikli yolu kadar güzel, hatta bazen yol boyunca yukarı tırmanıp aşağıya inebiliyorsunuz. Ama tek geliş - gidiş olduğu için dikkatli araba kullanılması gereken bir yol.

Enez, Edirne'nin bir ilçesi ama görüntü olarak pek ilçe gibi değil. İstanbul Üniversitesi ve Trakya Üniversitesi'nin kampları bulunuyor burada. Sahil boyunca yine belli bir düzen halinde inşa edilmiş evler bulunuyor. Ve son sürat yeni binaların yapımı devam ediyor. Enez, uzun bir sahil şeridine sahip. Ve tabiki deniz suyu çok güzel. Bizim şansımıza biraz rüzgar vardı ve su bulanıktı. Ama yine de bu keyfi kaçırmadık. Enez'de ıslah edilmeyen dere yüzünden sinek sorunu hala devam ediyor. İlk geldiğimiz sene hiç uyuyamayacağız diye çok korkmuştum. Bu sefer kalmadığımız için bu sorunun ne boyutta olduğuna dair bir fikrim yok.

Enez'in sahili dışında görülmeye değer bir çok tarihi eseri de bulunuyor. Akropolde kurulan Enez Kalesi, Kale içerisindeki Bazilika planında Ayasofya Kilisesi ( Fatih Camisi ), Has Yunus Kaptan Türbesi, Deveci Hanı, Roma Yolu kalıntıları ve Osmanlı Kervansarayı görülmeye değer yerler arasında bulunuyor.

Enez - Keşan arası yaklaşık 60 km. Bu yol üzerinde pek çok köy bulunuyor. Biz bu köylerde Küçükevren köyüne uğramayı tercih ettik. Bunu nedeni ise meşhur Satır Et'in tadına bakmaktı. Köy kahvesinin hemen yanında bulunan " Enver Usta Satır Kıyma Et Lokantası " bu lezzeti ilk kez deneyeceğimiz yer oldu. Sonuç, tek kelimeyle mükemmel. Satır Et'in yanında yediğimiz yoğurt ise pek çok kişinin tadını unutamayacağı bir yoğurttu. Yoğurt'un satış yeri olan Aksal Süt Ürünleri'nin yolumuz üzerinde olması da bir şans olsa gerek. Aksal Süt Ürünleri'nin mandırası Türkmen Köyü'nde iken, satış mağazası Kılıçköy'de bulunuyor. Peki, biz oralara kadar gitmeden nasıl bulabiliriz bu ürünleri derseniz, Migros'lara bakmanız yeterli. Burada yaptığımız peynir ve yoğurt alışverişinden sonra artık evimize dönme zamanı gelmişti.

Su altı  zenginlikleri açısından oldukça elverişli olan Saros Körfezi'ne amatör ya da profesyonel pek çok kişi dalış yapmaya gidiyor. Özellikle Mecidiye ve Erikli sahillerinin civarında pek çok dalış noktası bulunuyor. Zaten bir çok dalış kulübü bölgeye akın ediyormuş.

Günübirlik olduğu için biraz yorucu geçse de güzel bir gezi oldu bizim için. Aslında çok değil bize 3 saat mesafede harika bir deniz bulunuyor. Fırsatını bulunca yine gideceğiz.

Alternatif bir yer olması dileğiyle...

20 Haziran 2010 Pazar

Kısa Bir Doğu Karadeniz Gezisi

Bu sene tatilimizin bir kısmını Doğu Karadeniz'e ayırdık. Bir taşla iki kuş vurduk diyebilirim aslında. Hem ailemizi görmüş hem de biraz Trabzon - Rize dolaylarını gezme fırsatı bulmuş olduk eşimle. Karadeniz için bu dönemde bu sıcaklar artık normal olmaya başlamış olsa da arada bir gerçek yüzünü de göstermedi değil hani.


Sabah erken saatlerde Giresun'dan başlayan gezimizde ilk mola sabah kahvaltısı için Sürmene'de yol kenarında bulunan Serender Restauranet & Cafe'de oldu. Kahvaltıdan sonra ilk hedef Ayder Yaylası. Namını çok duymuştum ama gitmek kısmet olmamıştı Ayder'e. Karadeniz Sahil Yolu'ndan Rize'ye bağlı Ardeşen Kavşağı'na sonra da Fırtına Vadisi boyunca devam ederek  Çamlıhemşin üzerinden Kaçkar Dağları Milli Parkı'na ulaşıyorsunuz. 57 km uzunluğundaki Fırtına Deresi'nin kano ve rafting için elverişli bir parkura sahip olduğunu da belirtmeliyim. Artık bu noktadan itibaren Ayder Yaylası'na doğru tırmanmaya başlamış oluyoruz. Milli Park'a giriş ücretli ama sadece araç için ödeme yapılması yeterli. Bir süre sonra yol boyunca sağlı sollu konumlanmış olan pansiyon ve otelleri gördüğümüzde doğru yere geldiğimizi anladık.

O gün hem şanslı olduğumuzu düşündük hem de şanssız. Çünkü Ayder'de festival kutlamaları vardı ve her yer çok kalabalıktı. Arabamızı park etmek de bile oldukça zorlandık. Buraya geldiğimizde ilk yaptığımız şey akşam konaklamak için bir pansiyon ya da otel ayarlamak oldu. Bir kaç yere baktıktan sonra tercihimiz yol üzerinde bulunan Koru Otel oldu. Odaları yeterli büyüklükte ve temizdi. Hatta odamız da ufak bir balkon bile bulunuyordu. Oda + kahvaltı, kişi başı 40,-TL ödedik. Bu tarihlerde oradaki ortalama fiyatlar bu şekilde. Ama biraz daha butik otel tarzı bir yerde konaklamak isterseniz fiyatlar 70 - 80 TL'na kadar çıkabiliyor. Otelimizin dışı gibi içi de ahşaptı. Zaten orada hemen hemen tüm konaklama yerleri ahşaptan.

Otele yerleştikten sonra hem biraz kalabalıktan uzaklaşmak hem de esas yaylalara gitmek için daha yukarılara doğru yola koyulduk. Yolun büyük bir kısmı bozuk ama sahip olduğu manzara bunu unutturuyor insana. Yol boyunca bizimle birlikte giden dereden gelen sesler de alıp götürüyor insanı oralardan. Kaçkar dağları karşımızda ve biz ona doğru ilerliyoruz. Zirvede çok fazla kar var. Hatta yol boyunca tepeden dereye doğru akmış kocaman kar yığınını görmek de heyecan verici oldu. Akarsuyla birlikte kar yığını bir nevi tünel vazifesi görmüş. Arabayla belli bir yere kadar gidebiliyorsunuz. Ondan sonrası için yürümek ve tırmanmak gerekiyor. Hani asıl yayla nerde derseniz işte orada, yukarıda...

Ayder'in merkezi beni biraz hayal kırıklığına uğrattı açıkçası. Bu kadar dolu ve kalabalık olmasını beklemiyordum. İşte bilinir olmanın dezavantajlarından biri de bu. Pek çok insanla paylaşmak zorunda kalıyorsun buraları. Hele bir de bizim gibi festival zamanına rastlamışsanız yapacak bir şey kalmıyor. Biz etkinliklerin ve çalınan tulumların tadını çıkartmayı denedik. Uçurtma uçuranlar, sahnede gösteri yapanlar, yeşilliklere oturup elinde şemsiyesi ile güneşten korunanlar, çadırını kuranlar, Doğuş Çay'ın otobüsünde çay keyfi yapanlar ve aşağı yukarı koşturup duranlar ve ertesi gün yapılacak " Boğa Güreşi " için hazırlık yapanlarla dolup taşmıştı Ayder.


Ayder'e kadar gidip de Termal Kaplıca'ya gitmemek olmaz. Suyun sıcaklığı yaklaşık 70 derece iken bu sıcaklık insanların daha rahat girebilmesi için 50 dereceye kadar düşürülmüş. 10 dakika arayla girilmesinin tavsiye edildiği kaplıcada 1 saatten fazla kalmak pek mümkün değil. Kaplıcadan çıkınca karşılşatığımız yoğun sis bile hararetimizi almaya yetmedi. Festival nedeniyle yemek için yer bulmakta zorlandık ve açıkçası yemeklerden çok da memnun kalmadık. Ama yine de oraların kokusunu duyup, dumanını ve doğasını yaşadığımız için şanslı sayıyoruz kendimizi.


Sabah erkenden yola koyulduk ve hedefimiz Zilkale köyü idi. Zilkale, Çamlıhemşin'e bağlı bir köy. Ama bu köyün en önemli özelliği, Cenevizliler döneminden kalan, gözetleme kulesi ve burçlardan oluşan bir kale olan Zilkale. Fırtına Vadisi'ni kuşbakışı gören kalenin içerisine çalışma yapıldığı için giremedik. Özellikle ara ara bozuk olan yolları bizi biraz sarsmış olsa da görülmeye değer bir yer olduğunu belirtmeliyim. Zilkale'den sonrasında Çat Köprüsü'nü ve Kale-i Bala'yı görebilmeniz mümkün. Aslında tüm Fırtına Vadisi boyunca pek çok tarihi taş köprü görebilirsiniz.

Zilkale'den sonra yolculuğumuzdaki ilk durak Rize şehir merkezi oldu. Rize, Karadeniz sahili boyunca oldukça uzun bir kıyı şeridine kurulmuş. Coğrafi yapısı izin vermediği için sahil şeridi doldurularak şehir büyütülmüş. Bu durumu en net şekilde kalesine çıkarak görebilirsiniz. Rize Kalesi çok büyük bir kale değil ama şehri kuşbakışı görmek için en ideal yer diyebilirim. Kaleye alternatif ise tam karşısında bulunan Ziraat Çay Bahçesi. Kaleye göre daha büyük bir alana sahip olan bu çay bahçesinde Çaykur'un satış mağazası da bulunuyor. Buradan Rize dışında satılmayan çaylardan satın alabilirsiniz. Çay ile pek aram olmasa da burada geçirdiğim zaman süresince çok sık çay içme şansım oldu. Açıkçası çay memleketinde çay içmemek olmazdı.

Rize'de çay toplama zamanının sonlarına rastladık. 70 - 80 yaşındaki nineleri sırtlarında çay çuvallarıyla görmek düşündürmedi değil hani. Toplanan çayların olduğu gibi, kota dahilinde  ve  daha ağır çektiği için özellikle yağmur sonrası Çaykur'a verildiğini öğrendik. Çaykur'a veremeyenler tıpkı fındık gibi ellerindeki çayı çok ucuz fiyata tüccara vermek durumunda kalıyor.

Öğlen yemek saati ve biz tercihimizi Rize'ye 15 km uzaklıkta bulunan Çayeli'nde kuru fasulye yemekten yana kullandık. Aslında amacımız Hüsrev Lokantası'nda yemekti ama ahçısının Lale Lokantası'na ( http://www.lalelokantasi.com/ ) geçtiğini öğrendik. Lale Lokantası, 1973'ten beri insanların damak tadı olmaya devam ediyormuş. Kuru fasulye oldukça lezizdi. Hani 15 km yol gittiğimize değdi. Artık İstanbul'da gideceğiz Hüsrev Lokantası'na.
 


Rize'den sonra istikamet, Trabzon'un Of ilçesine bağlı Uzungöl. Çaykara'ya 19 km uzaklıkta bulunan ve adını kıyısında bulunduğu gölden alan Uzungöl, yamaçlardan düşen kayaların Haldizen deresinin önünü kapatmasıyla oluşmuş. Gölün etrafı ladin ve karaçam ormanlarıyla çevrili. Geniş bir vadinin tam ortasına konumlanmış. Hemen yanıbaşındaki cami ile birlikte biliyoruz Uzungöl'ü. Yaklaşık 10 sene önce gittiğimde sadece köy halkının evleri varken şu anda pek çok pansiyon, otel ve yemek tesisi bulunuyor. Uzungöl'ün en güzel tarafı her daim gökyüzünün bulutlu olması ve etrafı saran ormanlardan dolayı gölün renginin yeşil olması. Göle biraz daha yukarıdan bakmak isterseniz caminin önündeki yoldan tırmanmanız yeterli olacaktır. Hani o fotoğraflarda gördüğümüz manzarayı bir nebze de olsa kendi gözünüzle görmek daha heyecan verici olabilir. Göl etrafında hala çalışmalar devam ediyor. Bu nedenle biraz toz toprak solumak mümkün. Ayrıca gölden kaynaklanan nem de insanı bunaltmıyor değil.


Planımız Uzungöl'de konaklamaktı ama sonra bundan vazgeçtik ve Giresun'a dönmek üzere yola koyulduk. Akşam yemeği molasını Akçaabat'ta köfte yemek için verdik. Akçaabat'ta yol boyunca pek çok köfte salonu görebilirsiniz. Hepsi birbirinden lezzetli olsa da bizim tercihimiz Körfez Restaurant'tan yana oldu. Her ne kadar 200 metre ötemizde Başbakan konuşma yapıyor olsa da köftelerimiz oldukça lezizdi. Akçaabat'ta köfte servisi porsiyon olarak değil kilo işi yapılıyor. Üstüne yediğimiz Laz Böreği tatlısı da günün son lezzeti oldu bizim için.

Ve son şehrimiz Giresun. Giresun'lu olduğum için memleketimin doğası, yemekleri ve görüntüsü benim için diğer illerden daha güzel. Şehri ikiye bölen, ters çevrilmiş kaşık görünümüne sahip kalesi, alabildiğine uzanan ve hala keşfedilmemiş yaylaları, meşhur ve leziz pideleri, bu sene az olacağı belli olan fındığı ve geç keşfettiğimiz ama sütlü kadayıflarıyla kalbimizi fetheden Patar Tel Kadayıf (  http://www.mustafapatar.com/ )memleketimi daha da ön plana çıkarıyor benim için.

Doğu Karadeniz Bölgesi'nde o kadar çok yer var  ki görülmesi gereken. Burada paylaştıklarım çok ufak bir kısmı. Yemyeşil doğası, her yerden akan soğuk suları, orada yaşayan insanları, şarkıları - türküleri, her birinin ayrı hikayeleri ve daha bize göstereceği - yaşatacağı güzellikleriyle görülesi, duyulası ve yaşanası, hani bir değil bir kaç kere gidilesi bir yer Doğu Karadeniz.

Bu güzelliklere tanık olabilmeniz ve onları yaşayabilmeniz dileğiyle...

5 Haziran 2010 Cumartesi

Mano Burger


Beni tanıyanlar çok iyi bilir ki pek hamburger sevmem. Aslında domates, ketçap-mayonez gibi şeyleri sevmediğim için hamburger yemem. Benim aksime eşim de çok sever hamburgeri. Bu nedenle arada bir onun hamburger tercihine ben de uyuyorum. İşte onun bu tercihlerinden birinde tanıştık Mano Burger ile. İtiraf ediyorum, iyi ki tanışmışız.


Mano Burger oldukça yeni bir mekan. Beyoğlu'nda Tünel'in sol tarafından Karaköy'e inen yolun başında, sol tarafta açılmış, iki katlı ama biraz küçük bir yer.
Bir cuma akşamı, iş çıkışı gidelim dedik. Mekanın bu kadar dolu olabileceğini tahmin etmemiştik. Ama şanslıydık ki 1 - 2 dakika içinde bir masa boşaldı ve biz hemen oturuverdik oraya. Gitmeden önce eşimin yaptığı araştırmalara göre " Mano Burger " ve " Ottoman Burger " en çok beğenilen ve tercih edilen hamburgerleriymiş buranın. Mano Burger'in içerisinde bildiğimiz her şey var; domates, karamelize soğan, iki kat köfte, bacon, yeşillik ve özel mano sos. Ottoman Burger de ise; iki kat köfte, domates, yeşillik, karamelize soğan özel soslarına ek olarak beğendi ve hellim peyniri bulunuyor. İsterseniz köfteler üç katlı olabiliyor.


Tek hamburger yiyebileceğiniz gibi menü olarak da sipariş verebiliyorsunuz. Menü'nün içerisinde kızarmış patates ve şişe içecek bulunuyor. Ayran içmeyi tercih ederseniz Sütaş'ın ufak şişe ayranını göreceksiniz, çok hoş. Patetes kızartması malesef dondurulmuş patatesten yapılıyor. Bir de ayrıca menüde yer alan Tango patates'i deneyebilirsiniz. Farkı acılı olması. Mekan da tabak, çatal, vs. bulunmuyor. Masaya serdikleri yağlı kağıtların üzerinde yine kendi yağlı kağıtların içinde gelen patates ve hamburgerinizi rahatlıkla yiyebiliyorsunuz. Zaten hamburgeriniz dağılmasın diye ortasına geçirilmiş kalında bir çubuk göreceksiniz. Hardal dışındaki tüm soslar " Heinz " marka. Kimileri için önemli bir ayrıntı olabilir bu durum.

Yediğimiz menüler bizden geçer not aldı açıkçası. Köftesi çok fazla lezzetli değildi ama özellikle ekmeği, taptaze yeşilliği ve özel sosu ile bir bütün halinde leziz bir hamburger menüye sahipler. Fiyatlar da bildiğimiz diğer butik hamburgercilere göre çok uygun. Menü fiyatları 11-13,-TL arasında değişiyor. Tango patates'in fiyatı ise 4,-TL.

Biz yer bulmak için çok beklemedik ama bizden sonra gelen pek çok insan sıra beklemek durumunda kaldı. Israrla beklemelerinden de anlaşılacağı üzere fazlasıyla rağbet gören bir mekan. Bir kaç ayrıntı daha verirsek; mutfağı çok küçük, ikinci katın konsepti giriş katından biraz farklı, çalışanlar ilgili ve tuvaletleri oldukça temiz. Bir de dışarıda yemeğinizi yerken miyavlayan ya da gözlerini size dikmiş izleyen misafirlerinizin olacağını da unutmayın. Hesapla birlikte gelen bir kase akide şekeri de bizim için güzel bir sürpriz oldu.

Beyoğlu'na gidip de hamburger yiyeceğim diyorsanız ve ayaklarınız sizi bildik mekanlara götürüyorsa hemen yönünüzü Tünel'e ve Mano Burger'e çevirin. Denemeye değer...

Farklı lezzetleri tadabilmeniz dileğiyle...

Adres:
Şahkulu Mah. Galipdede Cad. No:5 Tünel - Beyoğlu / İSTANBUL
Telefon: 0212 292 75 40 / 41 / 42

2 Haziran 2010 Çarşamba

Kariye Müzesi

Hep söylediğim bir şey var: " İstanbul'u hem seviyorum hem de sevmiyorum ". Çelişkili bir cümle ama burada yaşayan pek çok insanın da böyle hissetiğini düşünüyorum. Hala burada yaşadığıma göre sevme nedenlerim diğer nedenlerden daha ağır basıyor hayatımda. Ne kadar uzun süre yaşarsanız yaşayın burada, hala keşfetmeniz ve görmeniz gereken pek çok şey var İstanbul'da.

Roma İmparatorluğu, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu gibi üç büyük imparatorluğa başkentlik yapmış olan İstanbul, zengin bir tarihsel ve kültürel mirasa sahip. Bu nedenle bu şehirde o dönemlerden kalma pek çok yapı bulunuyor. İşte bu yapılardan biri de, az bilinen ama belki de en çok beğenilen Kariye Müzesi. Malesef aylar önce Edirnekapı - Ayvansaray güzergahında çıkmış olduğum fotoğraf gezisi sırasında varlığını öğrendiğim ve fazla zaman ayıramadığım yer oldu Kariye Müzesi. Tekrar gitmek bu hafta sonu kısmet oldu.


Uzun bir tarihi geçmişe sahip olan müze dış görünümünden de anlaşılacağı üzere önce kilise olarak inşa edilmiş, İstabul'un fethinden bir süre sonra II. Beyazıt'ın sadrazamı Hadım Ali Paşa tarafından 1511 yılında camiye çevrilmiş. Son olarak 1945 yılında da müzeye dönüştürülmüş. Kariye Müzesi, bu uzun tarihi boyunca büyük ölçüde tahribata ve yıkıma uğramış. Ama ilerleyen dönemlerde yapılan onarımlarla ve eklenen dehliz, dış narteks ve şapel olan parekklesion yapısı ile bugünkü halini almış. 


Müzenin içerisinde yer alan mozaikler ve freskler ile dış mimarisi özellikle Bizans döneminin sanatını yansıtıyor. Özellikle iç narteksteki Meryem'in yaşamı ile dış narteksteki İsa'nın yaşamını ve mucizelerini anlatan mozaikler bu dönemin en güzel örnekleri olarak gösteriliyor. Zaten müzenin ünü de bu mozaik ve fresklerden geliyor. Müzenin mimarisi de en az içi kadar ilgi çekici. Kilise - cami karışımı bir görüntüye sahip olması da ayrıca meraklandırıyor insanı.


Müzenin içerisindeki tüm mozaik ve fresklerin açığa çıkarıldığı ve gerekli onarımların yapıldığı söyleniyor. Ama buralardaki bozulmalar da dikkatten kaçmıyor değil. Açıkçası tüm mozaik ve fresklerin anlattığı bir şeyler var. Onların ne anlama geldiğini bilmeden gezmek kesinlikle can sıkıcı. Bir rehber ya da bu konularda bilgisi olan bir tanıdığınızla gezmek daha anlamlı ve güzel olacaktır. Ya da bizim yaptığımız gibi Kariye Müzesi'ni ve içerisindeki mozaiklerin anlamlarını açıklayan bir kitap da edinebilirsiniz. Biz müzenin içerisinde güç bela Türkçe olan bir kitap bulabildik. Bu kitap hem Kariye Müzesi'ni hem de Ayasofya Camii - Kilisesi'ni anlatıyor. Kaliteli bir basım ve içeriği de yeterli gibi. Fiyatı ise 40,-TL.


İki kere gittiğim müzeyi hiç boş bulmadım. Özellikle yabancı turistlerin öncelikli ziyaret yeri olduğunu belirtmeliyim. Kariye Müzesi, çok büyük değil belki ama gerçekten çok etkileyici. Beni en çok etkileyen mozaik çıkış kapısının tam karşısındaki Pantokrator İsa tasviri oldu. Tam karşıdan da baksanız, sağa sola da kaysanız İsa'nın gözleri hep üzerinizde. Ama keşke o bakışlarla girişte karşılaşabilseymişiz! Müzede en çok beğendiğim yerler kubbelerdeki mozaik ve freskler oldu. Her şey öyle güzel tasvir edilmiş ki oradan ayrılmak gerçekten de çok zor oldu.

Kariye Müzesi, İstanbul surlarının içerisinde, Edirnekapı semtinde bulunuyor. Arabanızla, tramway veya otobüs ile buraya ulaşabilirsiniz. Mihrimah Sultan Camii'nin karşı tarafında tabelasını görmeniz mümkün. Biraz dar ve renkli sokaklarında yürüyerek gidebileceğiniz kadar yakın. Müzenin hemen karşısında oturup Kariye'ye şöyle bir karşıdan bakmak daha çok arttırabilir merakınızı. Müzeye giriş bedeli tam 15,-TL, öğrenci ise 10,-TL. Müze kart geçiyor. Hatta hemen oracıkta 20,-TL ve nüfus cüzdanınızı vererek müze kartınızı çıkartabilirsiniz. Çarşamba günü dışında her gün 09:00 - 16:00 saatleri arası ziyarete açık. Son bir tavsiye de müze sonrası acıkanlar için. Müzenin hemen yanıda bulunan Asitane Restaurat'da Osmanlı Saray Mutfağı'nın farklı lezzetlerini bulabilirsiniz. 6 Haziran' a kadar Fatih Sultan Mehmet'in " Matbah-ı Beray-i Has " yemeklerini tadabilirsiniz. Detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.

Bu güzellikleri görmeniz ve göstermeniz dileğiyle...