30 Aralık 2009 Çarşamba

Yeni Yılımız Kutlu Olsun...



Bir 365 günü daha bitiriyoruz bu gece. Hayatımızdan bir 365 gün daha eksiliyor, geçmiş oluyor, bir sıra arkaya kayıyor. Her sene olduğu gibi bu sene de hepimiz aynı şeyi söylüyoruz; " Nasıl geçti anlamadım " . Ne kadar istesek de hiç bir zaman anlayamayacağız bunu.

Yine çoğu yerde ve çoğu kimsede bir telaş. Tıpkı geçen seneki gibi, tıpkı önümüzdeki senelerde olacağı gibi. Ne de olsa yeni bir umut demek yeni bir yıl. Hayatımızdan gidenlere inat umut etmeye devam. Hepimize mutlu yıllar.

Yeni yılımız kutlu olsun...

27 Aralık 2009 Pazar

Avatar



Büyük bir merak ve heyecanla bekleniyordu. Dile kolay yaklaşık 15 senelik bir çalışmanın ve emeğin ürünü. Doğru zamanı beklemenin ve sabrın sonucu. İçinde hem eskiyi hem şu anı hem de geleceği barındıran bir film olmuş Avatar.

Özellikle Titanic, Terminatör gibi filmlerden sonra beklenti oldukça yüksekti James Cameron için. Bunca sene neler yaşadı, neler yaptı görecektik çünkü. Üç boyutlu animasyonda farklı bir tarzla çıktı karşımıza. Bugüne kadar yaşamadığımız , hissetmediğimiz üç boyutla karşıladı bizi. Avatar'ı seyretmek için tek neden bu bile olabilir. Aslında Avatar'ı seyretmek için pek çok neden var: Pandora gezegenini, Na'vi dilini, mavi renkli uzun kuyruklu varlıkları, tılsımlı ve mistik bir ormanı, gökyüzünde asılı duran dağları ve diğer şeyleri yaratması. Kendi kurduğu bu hayalin içine o kadar kolay çekiyor ki bizi.

Biz bu hayalde yaşarken James Cameron'ın bu hayalle bize verdiği mesajlar Avatar'ı daha güçlü ve anlamlı hale getiriyor. Büyük güç denilen Amerika'nın istediği bir şeyi elde etmek için her zamanki gibi o şeyi yok etmeyi seçmesi, biz insanların dünyamızı ve doğamızı yok edişimiz ve en önemlisi geçmişimize, köklerimize, dünyamıza, hayatımıza sahip çıkmayışımız filmin bize vermek istediği hatta verdiği ana mesajlar. Film 2154 senesinde geçiyor olmasına rağmen biz insanoğlunun değişmeyen en büyük özelliği hala kendini koruyabiliyor.

Biz Avatar'ı İstinye Park AFM Sinemaları'nda Imax salonunda 3D olarak seyretmeyi tercih ettik. Devasa bir perdede, hiç ara vermeden seyretmenin keyfini, iki boyutlu ve net olmayan alt yazı nedeniyle pek alamasak da gözlüklerimizi taktığımız ilk andan filmin bittiği son ana kadar heyecanımızı kaybetmedik. Evet, filmde klişeler vardı, tanıdık hikayeler de vardı ama kurgusuyla, oyuncularıyla, çekim tekniğiyle ve müziğiyle filmden çıkan herkesi etkisinde bırakmayı başardı. Özellikle filmin final sahnesiyle birlikte çalmaya başlayan " I See You ( James Honer ) " isimli parça filme son noktayı koymayı başardı.

Hepimizin hayatında ufak da olsa bir tılsım muhakkak var, bu tılsımı nerede, hangi zamanda ve ne durumda olursak olalım korumaktan asla vazgeçmeyelim...

Avatar'ı görmeniz, Pandora'ya gitmeniz dileğiyle...

23 Aralık 2009 Çarşamba

Kırık Kalpler Durağında - Candan Erçetin




" Tam 5 yıl 5 ay 27 gündür susuyorum, yaşıyorum, görüyorum, hissediyorum, düşünüyorum, yazıyorum ama susuyorum... Sanırım artık bir şeyler söylemenin zamanıdır." diyerek yaptığı Kırık Kalpler Durağı'nda isimli albümü uzun bir aradan sonra 16 Aralık'ta müzikseverlerle buluştu nihayet.

Albüm 16 tane şarkıdan oluşuyor. Bunlardan 4 tanesi hariç diğer şarkıların sözlerinde Candan Erçetin imzası bulunuyor. Eskiden Mete Özgencil ile çalışırken bu albümdeki uzun yol arkadaşı Alper Erinç olmuş. Daha önceki albümlerinden biraz farklı olduğunu düşündüğüm bu albümde Candan Erçetin'in bizlere bazı mesajlar vermeye çalıştığı ve bu durumun albümdeki müzikaliteden biraz daha fazla ön plana çıktığı kanaatindeyim. Albümü ya çok beğeneceğiz ya da hiç beğenmeyeceğiz gibi geliyor bana.

Albümde ilk başta dikkat çeken parçalar; Unutursun, Nedense Sustum, Kırık Kalpler Durağında ve Ninni. Özellilke rap tarzında söylediği ama daha çok sözleriyle dikkatimiz çeken " Ninni  " isimli şarkı her an her yerde duyabileceğiniz bir parça. Albüm kapağında kısaca belirttiği düşüncelerini bu şarkıyla açıkça dile getirmiş Candan Erçetin. Ülkemizde yaşananlara, bu yaşadıklarımıza neden olan kargalara, halkımızın uzun zamandır sürdürdüğü bu uyku haline, geçmişimize ama bu geçmişten alamadığımız derslere göndermelerde bulunarak tamamlamış albümünü.

Ülkemizdeki pek çok şarkıcı ve sanatçı düşüncelerini konuşarak söylemeyi tercih etse de Candan Erçetin, şarkısıyla bunu yapmak istemiş ve yapmış. Ona yol gösterenleri de minnetle anmayı unutmamış bu arada.

"Ayrıca yaşadıklarını, gördüklerini, hissettiklerini ve düşündüklerini özgürce yazmaktan ve cesurca dile getirmekten çekinmeyen Ömer Hayyam ve Neyzen Tevfik'e bana yol gösterdikleri için minnetle... " diyerek tamamlamış albümünü. Emeğine, sesine ve yüreğine sağlık...

Albümdeki şarkıların sözlerini buradan bulabilirsiniz:

Dikkatle dinlemeniz dileğiyle...


20 Aralık 2009 Pazar

Dünya Basın Fotoğrafları 2009 Sergisi

Fotoğrafçılığa ilgim farklı bir boyut kazandıktan sonra dikkatimi daha fazla çeker oldu fotoğraf sergileri. İstanbul'da o kadar çok ulusal ve uluslararası fotoğraf sergisi var ki. Aslında ülkemizdeki bu hareketliliği daha önce farketmediğime üzülüyorum.

İşte bu sergilerden bir tanesi de, yaklaşık elli senedir dünyadaki basın fotoğraflarının en iyilerini seçen World Press Photo ( Dünya Basın Fotoğrafı ) yarışmasının sonuçlarının sergilendiği Dünya Basın Fotoğrafları 2009 Sergisi. Bu seneki serginin bizim için en önemli özelliği, 22 Aralık Salı günü İstanbul'da Forum İstanbul Alışveriş Merkezi'nde sergilenmesi.

Her yıl dünyanın dört bir yanından gönderilen fotoğraflar 13 kişilik bağımsız uluslararası bir jüri tarafından 10 farklı kategoride değerlendiriliyor. Bu yılki yarışmaya 124 ülkeden 5.508 fotoğrafçı tarafından gönderilen 96.268 fotoğraf katılmış ve bunların arasından 198 fotoğraf ödüllendirilmiş. Bu seneki yarışmanın birincisi, ABD'deki ekonomik krizi anlatan siyah - beyaz fotoğraf oldu.

22 Aralık 2009 - 12 Ocak 2010 tarihleri arasında İstanbul - Bayrampaşa'da bulunan Forum İstanbul Alışveriş Merkezi'nde bu sergiyi ziyaret edebilirsiniz.

Detaylı bilgi için ; http://www.worldpressphoto.org/ web adresini ziyaret edebilirsiniz.

14 Aralık 2009 Pazartesi

Edirnekapı - Ayvansaray Gezisi

İstanbul ... Onu hem çok seviyoruz hem de bir o kadar ona kızıyoruz. Çoğumuz İstanbul'dan hep şikayet ederiz ama buradan da ayrıldık mı kokusu burnumuzda tütmeye başlar hemencecik. Çok uzun bir tarihi olan bu şehri, yeniden tanımak - keşfetmek adına arkadaşımın düzenlediği fotoğraf gezisinin birinci ayağı olan Edirnekapı - Ayvansaray gezisine ( http://www.heryeratolye.com/ ) katıldım. Soğuk havaya rağmen yaptığımız gezimiz fotoğrafla dolu ve şaşırtıcı bir gezi oldu benim için.

Buluşma noktamız Edirnekapı'daki Mihrimah Sultan Camii oldu. Aslında İstanbul'da Üsküdar ve Edirnekapı'da olmak üzere iki tane Mihrimah Sultan Camii bulunuyor. Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan için Mimar Sinan tarafından inşa edilen caminin günümüzde çok az bir kısmı görülebiliyor. Bu camilerin en önemli özelliği ise şu: Güneş her sabah Üsküdar'daki caminin ardından doğarken, Ay Edirnekapı'daki caminin ardında batmakta; her akşam Ay, Üsküdar'daki caminin minarelerinde görünürken, Güneş Edirnekapı'daki Mihrimah Sultan Camii'nde batmaktadır. Mihrimah'ın anlamı da " Güneş ve Ay " dır.



Yaya olarak yaptığımız gezimizde Edirnekapı'daki ara sokaklarda dolandıktan sonra Kariye Müzesi'ne ulaştık. Kariye Müzesi ( Khora Kilisesi ) , çok eski dönemlerde inşa edilmiş. 11. yüzyılda tekrar bir onarımdan geçen müzede, Bizans dönemine ait resim koleksiyonu bulunuyor. Kubbesi dört kemerle taşınan kilisenin içerisindeki mozaik ve freskolar oldukça görkemli görünüyor. 1511 yılında camiye dönüştürülen kilisenin mozaiklerle süslü duvarlarında Hz. İsa ve Meryem'in hayatı anlatılıyor. Turistlerin çok fazla sayıda olmasından dolayı fazla vakit ayıramadık buraya. Ama en kısa sürede sadece Kariye Müzesi'ni gezmek için tekrar geleceğim. Müzenin etrafı oldukça sessiz, sakin ve kendi halinde görünüyor bu arada.


Kariye Müzesi'nde sonra yine sokak aralarında dolanarak Edirnekapı Kuş Pazarı'na gittik. Burada bir kuş pazarı olduğunu ilk kez duydum. Cumartesi öğleden sonra açılıp pazar akşamı kapanan pazarda, taklacı güvercinleri, mardin , izmir, bango türü denilen kuşları görmek mümkün. Soğuk havadan olsa gerek pek kalabalık değildi. Biraz sohbet etme biraz da fotoğraflama şansı bulduğumuz kuş pazarından ayrıldık ve Tekfur Saray'ına doğru yola koyulduk.



Tekfur Sarayı, Edirnekapı ile Eğrikapı arasında, surların yanında bulunan ve Blakhernai Saray kompleksinden günümüze kalan tek saray olduğu için oldukça önemli. Hakkında pek çok rivayet olan Saray'ın 3 katlı olduğu , 12. yüzyılda inşa edildiği ve ünlü Kaşıkçı Elması'nın buradaki çöplükte bulunduğu söyleniyor. Tekfur Saray'ından sonra istikamet, Anemas Zindanları.

Anemas Zindanları, Blakhernai Saray'ının zindanıdır. Haliç' e yakın, eski surlara bitişik, 14 hücre odasından ve bu odaların altındaki iki katlı bodrumdan oluşuyor zindan. Adını Arap asıllı bir Bizans askeri olan " Mihael Anemas " dan alan  Anemas Zindanları, Bizans'tan günümüze kalan  tek yeraltı zindanı olup, tarihi ve mimari açıdan dünyada eşi benzeri bulunmamakta. 2005 yılı mayıs ayında başlayan restorasyon çalışmaları hala devam ediyor.


Bu yürüyüşler sırasında sokaklarda pek çok kişiyle sohbet etme şansı da bulduk. Girdiğimiz bazı sokaklarda özellikle çocuklarla yaptığımız sohbetler, onlarla yaptığımız fotoğraf çekimleri çok eğlenceliydi. İnsanların samimi ve sıcak tavırları bu geziden fazlasıyla zevk almamızı sağladı. Bu sayede Mert'le, Başak Bebek'le, gönüllü türbedar İdris Amca ile tanışma fırsatı bulduk. Bu arada mahalle aralarında çok fazla türbe görmeniz de mümkün.

İşte bu türbelerden birinin ( Kesik Baş ve Derviş Molla Muhammed Türbesi ) gönüllü koruyucu olmuş İdris Amca. 87 yaşında olmasına rağmen hala pek çoğumuza taş çıkartabilir. Onunla yaptığımız sohbetten sonra Ayvansaray' a doğru yola koyulduk.

Bu güzergahta geçtiğimiz sokakların çoğu daracık. Hani insan, nasıl yaşadıklarını düşünmeden edemiyor. Evlerin bir kısmı ahşaptan, kimisi yıkık dökük ama hala bacasından dumanı tütüyor. Çocuklar sokaklarda, sıcacık gülümsemeleriyle. Evet, burası da İstanbul, hem de özlediğimiz İstanbul. Gezimizin son molası yemek için oluyor. Güzel bir günün sonunda, güzel ve leziz bir yemek hiç fena olmaz dedik ve " Çanak Mangalda Kurufasulye" ye gittik.



Mekan, yaklaşık 6 sene önce açılmış. 3 katlı binanın otoparkı da mevcut. Ayvansaray Caddesi'nin üzerinde, Balat Hastanesi'nin karşısında hizmet veriyor. Etli veya pastırmalı kuru fasulye, kasap köfte en çok tercih edilen yemekleri. Yanında pilav, salata, turşu ya da cacık yiyebilir, üzerine kabak tatlısı, irmik helvası veya sütlaç tadabilirsiniz. Kurufasulye'nin fiyatı 7,-TL, kasap köfte ise 9,-TL. Hani makul fiyatlara oldukça leziz şeyler yeme şansınız bulunuyor. (http://www.mangaldafasulye.com/ )

Yorucu ama eğlenceli bir keşif oldu. Belki bir kez daha aynı güzergahı yürümek ve görmek tamamlar hissetiklerimi. Güzellikleri çok uzaklarda aramamak gerekiyor, bazen birkaç sokak aşağıda bulabiliyoruz onu.


Sizlerin de bu güzellikleri görmeniz dileğiyle...

11 Aralık 2009 Cuma

Fındık Kabuğunda Köfte

Ülkemizde çeşitli yörelere has köfteler mevcut. Tekirdağ köfte, Akçaabat köfte, İnegöl köfte, Islama köfte bunlardan bir kaç tanesi. İstanbul'da bunların hepsinden yeme ve bunları pek çok yerde görme şansımız var. Ama Fındık Kabuğunda Köfte'yi yemek için Balat'a gitmemiz gerekiyor.

Fındık Kabuğunda Köfte, Eyüp yolu üzerinde, Balat - Haliç sahilindeki Bulgar Kilisesi'nin çaprazında yerini almış. 4 katlı olan mekanın en önemli özelliği, adını verdiği köftesi. Oldukça leziz olan köfte, pilav ve acı sos ile servis ediliyor. Bunun yanına piyazınızı söylemeyi unutmayın sakın. Köftesinin dışındaki en büyük alternatif ise fındık kabuğunda kuru fasulye. Etli, pastırmalı ya da sade kuru fasulye tercih edebiliyorsunuz. Kuru fasulyenin yanında yiyebileceğiniz, Pelit Turşucusu'ndan gelen yaklaşık 20 çeşit turşu ve Silivri Çömlek Yoğurdu , yemeğinize ayrı bir lezzet ve zevk katacaktır.

Yemekler fındık kabuğuyla harmanlanmış kömür ateşinde pişiyor. Servis oldukça hızlı ve insanlar gayet sıcak. Kuru fasulye ve köfte için ekonomik menüler de oluşturulmuş. Genel olarak fiyatlar makul seviyede, hatta pek çok yere göre uygun. Özelliği olan yemeklerin dışında et ve tavuk ızgara servisleri de bulunuyor. Böyle güzel yemeklerden sonra tatlı isterseniz, İrmik Helvası, Sütlaç, Kabak Tatlısı ve Künefe'den birini seçebilirsiniz.

100 kişiye kadar grup rezervasyonu alınabilen mekanda, wireless adsl hizmeti bulunmaktadır. Paket servisi de olan mekanda kredi kartının dışında Sodexho Pass Card ve Ticket  da geçmektedir.

Balat'ın etkileyici tarihi dokusunda gezerken leziz bir şeyler yemek için gidebileceğiniz bir yer Fındık Kabuğunda Köfte. Şimdiden afiyet olsun...

Adres: Tahta Minare Mah. Mürsel Paşa Cad. No: 89 (Bulgar Kilisesi karşısı) Balat-Fatih
Tel: 0212 635 33 10

9 Aralık 2009 Çarşamba

İstanbul Dolphinarium Yunus Gösteri Merkezi

Yıllar önce Sinop kıyılarında bir beyaz balina görülmüştü. O zaman çok büyük bir olay ve heyecandı bizler için. Görmek için pek çok yerden Sinop'a gidenler olmuştu. O artık bizimdi ve adı da Aydın'dı. Yıllar geçti artık yunusları bazen İstanbul Boğaz'ından geçerken görür olduk. Olağan bir durumdu bu bizim için. Zaten televizyonlarda yunusların yaptıklarını seyredebiliyorduk. Oysa kaç kişi ya da kaç çocuk onlara yakından bakma, dokunma, onlarla yüzme şansına sahip oldu ki? 



2009 senesiyle beraber biz de o şanslı insanlardan olduk. Haliç kıyısında açılan, Türkiye'nin en büyük Yunus Gösteri Merkezi olan  İstanbul Dolphinarium,  bize bu imkanı sunuyor. Yaklaşık 1 sene olmasına rağmen geçen hafta sonu gitme şansım oldu. Gösteri Merkezi'ne gitmek için Eyüp'ten Haliç kıyısını takip etmeniz gerekiyor. Pierre Loti'yi geçtikten yaklaşık 1 - 1.5 km sonra sağ tarafta tabelasını görmeniz mümkün. Aracınızla giderseniz merkezin otoparkı mevcut, sıkıntı yaşamazsınız.

Gösteriler pazartesi günü hariç her gün var. Hafta içi, salı günü hariç iki gösterim, hafta sonu ise üç gösterim yapılıyor. 0 - 3 yaş arası çocuklar için ücretsiz olan gösteride bilet fiyatları 20,-TL. Vip izleyiciler (!) için ise , 40,-TL. Gösteri süresince video çekimi yasak ama fotoğraf çekebilirsiniz. Gösteriden sonra yunuslarla fotoğraf çektirme şansınız mevcut. Eğer kendi makinenizle çektirecekseniz 10,-TL 'yi, gösteri merkezinin makinesiyle çektirecekseniz 20,-TL'yi gözden çıkarmanız gerekiyor. Ayrıca mekan içerisinden yunus temalı hediyelik eşya ve kartpostal almanız da mümkün. Yunuslarla yüzmek isterseniz, bu konuda da size yardımcı olabiliyorlar. Yaklaşık 10 dakika süren bu yüzmenin fiyatı, tek kişi 150,-TL, çift kişi 200,-TL. Yunuslarla yüzmenin faydalarını düşünürsek ve bu zevki tatmak istiyorsak denemeye değer diye düşünüyorum.



Gösteri yaklaşık 45 - 50 dakika sürüyor. Önce bir ton ağırlığındaki beyaz balinayla başlayan gösteri, ardından 750 kiloluk Mors Sara ile devam ediyor. Ve en sonunda sahneye , o şirin, canayakın ve akıllı yunuslar çıkıyor. Gösteri mekanı oldukça geniş, her yerden görme şansınız var. Hatta izleyicileri selamlamak için yaklaştıklarında daha da yakından görebilirsiniz. Özellikle çocukların ve çocuklu ailelerin rağbet ettiği gösteri, yetişkinler için de çok iyi bir eğlence olabilir.

Gösteri Merkezi'nin içerisinde cafeterya ve restaurant var. Gösteri öncesi ya da sonrasında Haliç manzarasına karşı bir şeyler yiyebilirsiniz ama bu manzara sizi ne kadar etkiler bilemiyorum. Mekanın çevre düzenlemesine çok ihtiyacı var.

Bir hafta sonunuzun 45 dakikasını sevdiklerinizle birlikte eğlenerek ve sonuna kadar tadına vararak geçirebileceğiniz bir yer. Yunusları seviyoruz, onlar da bizi seviyor. Detaylı bilgi ve rezervasyon için  web sitesini inceleyebilirsiniz: http://www.istanbuldolphinarium.com

İyi eğlenceler...


7 Aralık 2009 Pazartesi

Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu : İyi Günde Kötü Günde



Küçükçekmece Belediye'si, geçen sene üç tane Kültür Merkezi açılışı yaptı. Bunlardan ilki Cennet Kültür ve Sanat Merkezi idi. Şimdi bu Kültür ve Sanat Merkezi, Devlet Tiyatrosu olarak faaliyetine devam ediyor. İkinci Kültür ve Sanat Merkezi ise Sefaköy'de açılmıştı. Sefaköy Kültür ve Sanat Merkezi'nde izleme fırsatı buldum " İyi Günde Kötü Günde " adlı oyunu.

Oyun, Fransa'da çok beğenilen, Pierre Palmade ve Michel Laroque ikilisinin yazdığı müzikli güldürü oyunu, “Ils se Sont Aimés (Birbirlerini Çok Sevmişlerdi)'nin farklı bir denemesi, uyarlaması. Ali Poyrazoğlu tarafından uyarlanan, Özdemir Çiftçioğlu'nun yönettiği ve Nilgün Belgün ve Ali Poyrazoğlu'nun oynadıkları bir komedi aşk oyunu.

Oyun, oldukça sade bir sahnede ( hareket eden tek şey 2 adet sandalye ) iki oyuncunun usta oyunculukları ve izleyicilerin hayal gücüne dayalı bir şekilde ilerliyor. " Seven Ne Yapmaz " isimli şarkıyla giriş yapılan oyunda, birbirini çok seven evli bir çiftin boşanmalarını, boşanmalarına rağmen birbirilerinden kopamayışlarını esprili konuşmalarla izliyoruz. Oyunun içerisinde günümüz siyasetine ve onların söylemlerine her zamanki Ali Poyrazoğlu dokundurmaları yer bulmuş. Aşkı, aşkı elde ve canlı tutmayı, eşleri, toplumu, evlenmeyi ve boşanmayı bizleri güldürerek sorgulayan bir oyun olmuş İyi Günde Kötü Günde. Oyun sırasında ara ara çalınan şarkılar bizleri hüzünlendirse de oyunun içerisinde kendilerine iyi bir yer buldukları kesin. Oyun başladığı gibi " Seven Ne Yapmaz " isimli şarkının Zeki Müren yorumuyla sona eriyor.

Her iki oyuncunun gerçekten çok başarılı bir performans sergilediklerini düşündüğüm oyunun bilet fiyatları, Tam: 45,-TL, Öğrenci: 35,-TL şeklinde. Oyundan çıktıktan sonra, Ali Poyrazoğlu'nun oyunda söylediği gibi " En iyi metres, eski eştir " cümlesini kafanızdan geçireceğinizi hatırlatarak izlemenizi tavsiye ediyorum.

Sonuçta aşkın matematiği yoktur... İyi seyirler...


5 Aralık 2009 Cumartesi

12. Uluslararası Sinema - Tarih Buluşması



İstanbul'da yaşamanın en güzel yanlarından biri de pek çok sosyal etkinliğin burada düzenleniyor olması. Bu durumda insan, " bu hafta sonu ne yapabilirim " diye düşünmek zorunda kalmıyor. İşte bir etkinlik daha, belki 1 haftalık bir etkinlik ama bizlere çok şey vereceği kesin.

“Felsefe ve düşünce festivali” kimliğiyle yola çıkan İstanbul Uluslararası Sinema Tarih Buluşması, bu yıl 11-17 Aralık 2009 tarihleri arasında “Avrupa Kültürleri İstanbul Buluşması” teması ile 12. kez izleyicileri ile buluşuyor. Cannes, Berlin, Toronto gibi festivallerden ödüllerle ve övgülerle dönen nitelikli filmlerin biz izleyicilerle buluşacağı festivalin bölüm başlıklarından bazıları şöyle:

" Avrupa Kültürleri Buluşması "
" Yeni Keşifler "
" Dünya Festivallerinden "
" İnsan Hakları "
" Beyaz Perdenin Tanıklığı : Polonya Sinemasına Bakış "

12. İstanbul Uluslararası Sinema Tarih Buluşması'nın gösterimleri Beyoğlu Alkazar Sineması ve Fransız Kültür Merkezi’nde yapılacak. Fransız Kültür Merkezi gösterimleri ücretsiz olacak. Alkazar sinemasındaki ücretlendirme ise Tam:5 TL Öğrenci:4 TL şeklinde. Biletler, Alkazar Sineması Gişesi’nde satışa çıktı bile.

Şahsen “ The Secret in Their Eyes ”, “ The Road ”, " White Material ", “ The Young Victoria”, “ Original ” isimli filmleri tavsiye edebilirim. Yine Fransız Kültür Merkezi’ndeki ücretsiz gösterimlerde birbirinden güzel ve uluslararası festivallerden ödüllü belgeseller izleyici ile buluşuyor. Unutmayalım !

12. İstanbul Uluslararası Sinema Tarih Buluşması'nın bu seneki Onur Ödülü Türkiye'nin en büyük sanatçılarından İDİL BİRET'e takdim ediliyor. O nedenle bu seneki buluşma bizim için daha anlamlı bir hal almış oluyor.

Festival ve program için ayrıntılı bilgiyi http://sinematarih.tursak.org.tr/ adresinden edinebilirsiniz.

Sinema izlemek için en güzel mevsim olan sonbaharın bu son günlerinde, İstiklal Caddesi'ndeki film festivali koşuşturmalarını özleyen sinefillerin özlemini bir nebze olsun giderecek olan bu festivale gideceklere şimdiden iyi seyirler...

3 Aralık 2009 Perşembe

Nardis Jazz Club



Galata Kulesi ve civarı bana her zaman çok çekici gelmiştir. Her gittiğimde yeni bir yer keşfedip tekrar gideceğim diye düşünmekten alamam kendimi. Bayramın üçüncü gününün akşamını, adını ve methini çok sık duyduğumuz ama daha önce gidemediğimiz Nardis Jazz Club'a ayırdık.

Nardis Jazz Club, Galata Kulesi'nin girişinin tam karşısındaki sokakta, hemen aşağıda konumlanmış, küçük bir jazz club. 2002 yılının Kasım ayında açılmış. Mekanı Özcan - Zuhal Focan çifti işletiyor. Özcan Focan, makine mühendisi bir jazz gitaristi. Eşiyle beraber yerli-yabancı, farklı tarzlarda  çalan ve söyleyen ünlü jazzcıları misafir ediyorlar. Club'ın içi 2 katlı ama oldukça küçük. Sahne, mekanın içerisindeki koşturmaca ve yoğunluktan etkilenmeyecek şekilde , gayet iyi bir yere konumlandırılmış. Tavanın yüksekliği ve kusursuz akustik sayesinde bu küçük yapı insanı rahatsız etmiyor. Buna bir de mekanda sahne alan jazzcıları eklediğimizde geceniz gerçekten de zevkli ve jazzla dolu geçiyor.

Nardis Jazz Club' a giriş hafta sonu 25,-TL. Hafta içi ise öğrenciler için 15,-TL. Yemek de yiyebileceğiniz club da fiyatlar biraz yüksek görünebilir. Ama ülkemizde jazz müziğin çok fazla rağbet görmediğini düşünürsek, Nardis Jazz Club'ın jazz müziğini sevdirmek adına gösterdiği çaba, bu durumu göz ardı etmenize sebep olacaktır.

Mekanın daimi jazzcılarından birisi Sibel Köse. Biz de o akşam kendisini canlı dinleme şansına sahip olduk. Tek kelimeyle muhteşem bir performanstı. 26 Aralık'ta " Sibel Köse Quartet " ı ajandamıza not ettik.

Doğaçlama tekniğinin oldukça yaygın olduğu Jazz müziğini, doğru yerde, doğru insanlarla ve doğru şekilde buluşturan Nardis Jazz Club, herkesin en azından bir kere olsun gitmesi gereken bir mekan. Ama özellikle cuma ve cumartesi akşamları yer bulabilmek için önceden rezervasyon yaptırmayı unutmamak gerek.

Bu güzel buluşmalara katılabilmeniz dileğiyle...

İletişim için;
Kuledibi Sok. No:14 Galata İstanbul
Tel: 0212 244 63 27

30 Kasım 2009 Pazartesi

Şark Han

Eşimle balayımız için gittiğimiz otelin caz barında görünce çok beğenmiştik cazcı müzisyen biblolarını. Almaya karar verdik ama gördüklerimizin aynısı nasıl bulacağımızı bilememiştik. Bu bibloların küçük boyundan gelen hediye sayesinde beğendiğimiz biblolarımıza kavuştuk.

Büyük şehirlerde yaşamanın pek çok avantajı olduğu kesin. Hele İstanbul'da yaşamanın daha çok avantajı var. İşte bu avantajlarından biri de Eminönü'nde, Mercan Yokuşu civarında (Kapalıçarşı'dan Tahtakale - Mahmutpaşa'ya inen yol ), Telekom binasının hemen yanında bulunan Şark Han.



Şark Han, 2 katlı bir han görünümünde olsa da 6 katlı bir han. Bir kaç tane giriş-çıkış kapısı bulunuyor. Önünden geçerken pek dikkatinizi çekmese de içeri girdikten sonra dikkatlerden kaçmayacak bir han burası. İçerisi oldukça renkli. İrili ufaklı pek çok hediyelik eşya, biblo, kıyafet, tablo, mutfak eşyası, takı-toka, vb. şeyleri bulabileceğiniz Şark Han, her zaman kalabalık. Hanın içindeki eşyaların neredeyse tamamı Çin malı. Zaten dükkanlarda da bolca uzak doğulu görmeniz mümkün. Mağazalarda gördüğümüz her türlü eşyanın aynısı burada çok uygun fiyata satılıyor. Bazen henüz dışarıda görmediğiniz bir ürünü burada görmeniz mümkün bile olabiliyor.

Biz ilk alışverişimizde cazcı müzisyen biblolarından aldık. Hanın hemen karşısındaki mağazanın satış fiyatının neredeyse yarısına yakın bir fiyata aldık üstelik. Ayrıca daha ilgili ve yardımseverdi dükkan sahipleri. Ondan sonra da fırsat buldukça gider olduk.



Önümüzde yaklaşan bir yeni yıl var. Ufak da olsa sevdiklerinizi hatırlamak adına Şark Han'dan oldukça güzel şeyler alabilirsiniz. Bunun için ufak bir bütçe ayarlamanız yeterli. Eminönü'ne gittiğinizde ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Kısa kalacağım deyip saatlerce orada kalabileceğinizi unutmadan tabiki.

Şimdiden iyi eğlenceler ve alışverişler...


27 Kasım 2009 Cuma

Kurban Bayramımız Kutlu Olsun...

Bir sene aradan sonra yine geldi Kurban Bayramı. Ramazan Bayramı'ndan farklı olarak insanların kurban kesme telaşı ve akabinde kurban etlerinin ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasının heyecanı yine kapımızda. Domuz gribi ile uğraştığımız şu günlerde bayram ziyaretlerinin nasıl geçeceğini tahmin edebiliyorum.

Kurban keseceklerin de hem islami kurallara hem de toplumsal kurallara uymasını temenni ediyorum. Yine de, her şeye rağmen herkesin sevdikleriyle beraber mutlu ve hayırlara vesile olacak bir bayram geçirmesini dilerim.

Kurban Bayramımız Kutlu Olsun...

25 Kasım 2009 Çarşamba

7 Kocalı Hürmüz


"Neredesin Firuze" ve özellikle "Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü" filmlerinden sonra Ezel Akay'ın son filmini seyretmemek olmaz dedik ve gösterime girdiği günün akşamı sinemadaki yerimizi aldık eşimle. Öncelikle bu kadar tanıdık ve kendilerini fazlasıyla ispat etmiş sanatçıları aynı filmin içerisinde görme şansına sahip olmak için gittik 7 Kocalı Hürmüz'e.

Sadık Şendil'in bu ünlü eseri ülkemizde 1963 ve 1971 senelerinde beyazperde de gösterilmiş, sonra da 1980 senesinde televizyonlarda dizi olarak seyredilmiş. Bilinen ve anlatılan bir hikayeyi yeniden anlatmayı tercih etmiş Ezel Akay, namı diğer Ezop. Balat civarındaki Taşkasap mahallesini yeniden yaratmaya çalışmış, hatta bunu yaparken eğri büğrü ve yıkılacakmış gibi duran evler dahi hazırlamış. Kostümler ve dekor bir Ezel Akay klasiği kesinlikle. Hepsi oldukça dikkat çekici ve doğru seçimler olmuş.

Hürmüz rolünde bu sefer Nurgül Yeşilçay var. Onun kocalarını Memet Ali Alabora, Cengiz Küçükayvaz, Öner Erkan, Sarp Apak, Erkan Can, Cem Karakaya ve Ezel Akay canlandırıyor. Kadroda ayrıca Müjdat Gezen, Gülse Birsel, Erol Günaydın, Zihni Göktay, Halit Akçatepe ve Haluk Bilginer de yer alıyor. Haluk Bilginer'in karakteri oyunda olmayan bir karakter; mahallenin delisi. Ama oldukça yakışmış bu karakter filme. Bunun en büyük sebebi Haluk Bilginer'in taktire şayan oyunculuğu bence. Film boyunca söylediği maniler de cabası tabiki.

Filmin en dikkat çekici taraflarından biri de üç tane müzikal sahnesi. Özellikle hamam sahnesindeki El Hubb isimli şarkı ve danslar çok başarılıydı. Hele o şarkının sözleri insanı ( özellikle de bayanları ) gerçekten de eğlendirmeye yetti. Filmde 14 tane şarkı var ve hemen hemen tüm oyuncuların şarkısı mevcut. Hatta Vokaliz grubu, filmde hem müziğiyle hem de oyunculuklarıyla yer alıyor.

Film, 3 perdelik müzikal oyun tadında olmasına ve biraz da dekorların içerisinde sıkışmış gibi durmasına rağmen müzikleriyle ve oyuncuların başarılı oyunculuklarıyla oldukça eğlenceli bir hal almış. Bazı sahneler de sıkılmış olsam da genel olarak başarılı bulduğum bir film olmuş. Sonuçta düşük bir bütçeyle ve kısa bir süre içerinde hazırlanan film de usta oyuncuların yer alması bile 7 Kocalı Hürmüz'ü başarılı kılmaya yeter bence.

Oyunculuk, kostüm, dekor ve müzikal anlamda oldukça yerinde bir film olmuş. Biraz nostalji, biraz da bu kadar usta oyuncuyu bir arada görmek adına seyredilebilir diye düşünüyorum.


Gidecek olanlara şimdiden iyi seyirler...

24 Kasım 2009 Salı

Cumalıkızık Köyü

Fotoğraf çekmeye başladıktan sonra daha çok gezer hale geldim. Neredeyse yaptığım tüm gezilerdeki amacım fotoğraf çekmek olsa da görmediğim pek çok yeri tanıma fırsatı buluyorum. İşte böyle bir fotoğraf gezisinde " Her Yer Atölye " diyerek  tanıdım Cumalıkızık  Köyü'nü. Daha önce varlığını duyup da gitmediğim için kızdım kendime.


700 yıllık geçmişe sahip olan bir vakıf köyü Cumalıkızık. Orhan Gazi, Bursa'ya girmeden önce bir çok yerleşim alanı kurmuş: Bayındırkızık, Derekızık, Hamamkızık, Değirmenlikızık, Fidyekızık. Bunların arasından topluca gidilip cuma namazı kılınan köye de Cumalıkızık denmiş. Osmanlı'nın ilk dönemlerinin kırsal sivil mimarisinin halen kendini koruduğu köylerden biri Cumalıkızık Köyü.




















Uludağ'ın eteklerine kurulu olan köyün sokakları daracık. Yollarda hiç kaldırım yok ve tüm yollar taş döşeli. Köyün evleri çoğunlukla üç katlı ve etrafı büyükçe bir avluyla çevrili. Her evin kapısı çift kanatlı ve ortasında iki tane demir dövme tokmağı ve kulbu mevcut. İnsan o kapıların ardını merak etmeden duramıyor açıkçası. O kapıların ardında nelerin yaşandığını, konuşulduğunu, kutlandığını ya da neyin yasının tutulduğunu düşünmekten alamıyorsunuz kendinizi. Kısacası köyün sahip olduğu o tarihi ve mistik doku sizi içine çekiveriyor hemencecik.  Evlerin yapımında güneşte kurutulmuş tuğla, ağaç ve kerpiç kullanılmış. Çamur sıvalı duvarlar, mavi, mor, koyu sarı, açık yeşil gibi renklere boyanırken, ahşap kısımlar kendi rengine bırakılmış. Ayrıca evler birbiriyle o kadar iç içe yapılmış ki, tarif ederken "bir avuç köy" diye anlatmanız mümkün. Aslına bakarsanız evlerin %40' ının boş olduğunu düşünürsek böyle bir tarif hiç de yanlış sayılmaz.

Köyün girişinde meydan gibi bir yer bulunuyor. Yolun sağında ve solunda ziyarete gelenler için kurulmuş, hediyelik eşya ve köy ürünlerinin satıldığı tezgahlar var. Onların hemen arkasında da oturup, bir şeyler yiyip içebileceğiniz mekanlar mevcut. Tabiki bu mekanlar da köyün mimarisine aykırı olmayan, hatta çoğu ev olarak kullanılmayan binalar. Zaten içerisine girip gezdiğinizde bunu siz de çok rahat görebileceksiniz.




Hem köy girişinde hem de yol boyunca tezgahlarda en çok dikkatinizi çekecek olan şey, köylülerin Dağ Çileği ya da Kocakarı Yemişi dedikleri küçük kırmızı meyveler olacak. Tadı biraz ekşi erik gibi olup, dış yüzeyi pütürlü. Ayrıca ağzınıza attığınızda da dişinizde bu pütürleri hissedebiliyorsunuz. Ben pek beğenmedim ama insan görünce de merak etmiyor değil. Bunun dışında hurmalar, çeşitli reçeller, cevizler, otlar, hediyelik eşyalar, yazmalar, patikler ve tabiki kestane görmeniz mümkün. Hatta gördüğünüz kestanelerin bir bölümü henüz kabuğundan dahi çıkmamış olabilir.



Köyün dar sokaklarına kendini bıraktığınızda "kaybolacağım galiba" diye düşünebilirsiniz. Böyle bir şey olursa, bunun tek nedeni kendinizi köyün o mistik havasına bırakmanız olabilir. Aksi taktirde daracık ve sonunu pek de ilerlemeden göremediğiniz sokakların sonu aslında daha önce geçtiğiniz diğer bir yol oluyor. Meydandan yukarıya doğru yürüdüğünüzde yol ikiye ayrılıyor. Hangisini tercih ederseniz edin sonunda yine aynı noktaya dönüyorsunuz. Köyün bir tarafındaki yolda sürekli akan bir su var. Bu durum taşları kaygan hale getirse de köye ayrı bir hava vermiş. Hani o suyun akışı dursa köydeki hayat da duracak gibi hissettim ben.

Köy insanları oldukça konuşkan ama fotoğraf çektirmeye pek sıcak bakmıyorlar. Hani  bu kadar ziyaretçi akınına uğrayan bir yer için bu durum biraz garip gelse de bir süre sonra alışıyorsunuz bu duruma da. Köyde seneler önce Kınalı Kar isimli bir de dizi çekilmiş olsa da muhafazakar halleri halen devam ediyor.



Evlerin çoğunun önünde ufak da olsa bir tezgah görmeniz ya da avlusundan dışarı gelen, odun ateşinde pişmiş gözleme kokusunu duymanız kaçınılmaz oluyor. Köyün sokaklarında gezerken ara ara sokak çeşmeleri görmeniz de mümkün. Cin Aralığı, Dinç Çıkmazı, Köyüstü gibi isimlerin yazıldığı sokak levhaları ahşaptan yapılmış olsa da yeşil renkli sokak tabelaları da köyün sokaklarında yerini alıyor.



İstanbul'dan yola çıkıp, Eskihisar'dan feribotla Topçular'a geçtikten sonra Yalova'ya oradan da Bursa'ya geldikten sonra,  Bursa'nın 10 km doğusunda, Bursa - Ankara karayolundan Uludağ eteklerine sapan yol, yaklaşık 3 km sonra Cumalıkızık köyüne ulaşıyor.

Yemek tercihimi gözleme ve zeytinyağlı sarmadan yana kullandım. İp gibi sarmaları görünce kıskanmadım değil hani. Ayrıca odun ateşinde pişmiş ekşimaya ile yapılan köy ekmeği, cevizli ekmek yiyebilmeniz de mümkün burada.

İstanbul'da yaşayan biz telaşlı  ve heyecanlı insanlar için Cumalıkızık, tam anlamıyla bir dinlenme, nefes alma ve tarihle buluşma yeri oldu. Ben de istiyorum diyorsanız muhakkak görmelisiniz.

Cumalıkızık'ı yaşayabilmeniz dileğiyle...


23 Kasım 2009 Pazartesi

Giresun ...


11 senedir İstanbul'da yaşıyorum. Pek çok insan gibi üniversite sınavını kazanınca geldim bu şehre. Sonra da ayrılmadım ve kaldım. Ondan önceki 17 senem ise Giresun'da geçti. Orada doğdum, üniversiteye kadar eğitimimi orada gördüm, orada ilk dostlukları kurdum, orada ilk maaşımı kazandım ve şimdi en çok orada yabancı gibi hissediyorum kendimi.



Önceleri çok üzüyordu bu durum beni. Tüm sokaklar, caddeler, dükkanlar hatta insanlar yabancı geliyordu. Her gidişimde sokağa çıkmak gelmiyordu içimden. Kimbilir buna sebep şehrin dokusunun ve görüntüsünü çok değişmiş olması da olabilir. Şöyle uzaktan bakınca şehre en çok tanıdık gelen şey, şehrin sahip olduğu ters çevrilmiş kaşık görüntüsü. Kaşığın tepe kısmı, şehrin kalesi oluyor burada. Kalenin ardına uzananlar da kaşığın sapı. Zaten Giresun'u ilk görüşte beğendiren en önemli özelliği bu bence. Bu durum Giresun'u 2 ayrı şehre bölüyor zaten. Kalenin ön tarafı bir şehir, arka tarafı başka bir şehir. Kaleye çıkıp  baktığınızda ise gördüğünüz daha başka bir şehir.

Giresun'un en büyük zenginliği kıymeti bilinmeyen ve fiyatı hep düşük belirlenen Fındık. Karadeniz'in en güzel  fındığı burada yetişmesine rağmen artık insanları canından bezdiren bir ürün haline geldi. Giresun'da bile alternatif ürün yetiştiriciliği başladı. Giresun'un en önemli özelliklerinden biri de beyaz kiraz 'ın dünyaya buradan yayılmış olmasıdır. Zaten şehrin adı da kirazdan gelmektedir. Bir de Karadeniz'deki tek adanın Giresun Adası olduğunu belirtmek isterim.



11 senede çok şey değişmiş Giresun'da. En azından benim yaşadığım ve büyüdüğüm çevrede. Mesela eski evimizin etrafını uzun uzun binalar sarmış, arkadaşımla konuştuğumuz köşe başının yerine kocaman bir mobilya mağazası açılmış, annemle yarış eder gibi koşturarak gittiğimiz pazar yerine oldukça büyük bir alışveriş merkezi kurulmuş, 2 tane özel hastane açılmış, şehir içi yolu Karadeniz Sahil Yolu nedeniyle neredeyse kaybolmuş, trafik almış başını yürümüş, neredeyse her haneye en az iki araba düşer konuma gelmiş. Çocukluğumun parkları, köprüleri, bahçeleri, plajları artık yok. Son yaşanan sel felaketinden sonra ise bazı yerlerin görüntüleri gerçekten de çirkinleşmiş. Uzun zamandır yaylalarına gitmiyorum, kısmet olmadı ya da kar izin vermedi. Ama şehri böyle görünce oralarda da beton binaların sayısının artmış olabileceğini hayal edebiliyorum.

Zamanla her yer değişir, gelişir. Şehirler göç alır, verir. Giresun da her şehir gibi zamanla yaşanan bu değişimlerden nasibini fazlasıyla almış. Kendi memleketimi tanıyamıyorum ama artık buna da üzülmüyorum. Oraya yeni gelmiş bir turist gibi Giresun'u yeniden keşfetmeye ve tanımaya çalışıyorum. Her ne olursa olsun, oranın havası, suyu, toprağı benim için çok özel. Her şey değişse de oradaki anılar ve yaşanmışlıklar hiç değişmiyor.

Doğu Karadeniz'e bir gün yolunuz düşerse şayet Giresun'u asla es geçmeyin. Önce ona uzaktan bir bakın, sonra şehrin kalabalığını bir görün, ardından köylerine ve yaylalarına doğru yol alın. Yukarı doğru tırmandıkça göreceğiniz değişimler sizi kendisine hayran bırakacaktır.

Her bölgenin bir Paris'i vardır, Doğu Karadeniz'in Paris'i de Giresun'dur. Yolunuzun bir gün oradan geçmesi dileğiyle...

17 Kasım 2009 Salı

Ay Hırsızı - Sunay Akın




Kuzenime eğitici kitaplar almak için girmiştim D&R 'a. Sonra birden kendimizi " Son Çıkan Kitaplar " bölümünde bulduk eşimle. Ne var ne yok diye bakıp, ilgimizi çeken kitapları incelerken dikkatimi çekti " Ay Hırsızı ". Sunay Akın, bildiğim ve beğendiğim bir şair ve yazardır. Ama özellikle kitaplarını takip etmem. Hatta 2005 yılında açılmış olmasına rağmen hala sahip olduğu Oyuncak Müzesi'ne gitmedim.

Kitabın birinci ve ikinci baskısı Ekim ayında İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkmış. Benim bu kitabı görüp almam ise Kasım ayına nasip oldu. Kitapta 49 tane kısa öykü var. Öykü yazılı bir dolu kitap arasında bunun farkı ne diye soracaksınız. Çok farkı var aslında. Bilmediğim, duymadığım hatta aklımın köşesinden dahi geçmeyecek bilgileri ve öyküleri öyle güzel bir dil ve üslupla anlatmış ki. Okurken hayrete düşmemek, okuduklarım karşısında heyecanlanmamak ve hemen eşimle paylaşmamak mümkün olmadı.

Kitabın arkasında kısa bir paragraf var. Aslında bir kaç tane soru cümlesi var: Cervantes ve Mimar Sinan'ın İstanbul'daki hangi cami inşaatında yollarının kesiştiği, Atatürk'ün neden hiç uçağa binmediği, İstanbul Boğazı'nı yürüyerek ilk geçen kişinin kim olduğu, Pilot Vecihi'nin nasıl bir hayatı olduğu, Sultanahmet Camii'nde neden 16 tane şerefe olduğu, Zaro Ağa ile King Kong'un hayatlarının ortak noktalarının neler olduğu, Adolf Hitler'in neden Rahip okulundan atıldığı, Beatles grubunun üyelerinin nasıl bir araya geldikleri gibi soruların ve daha pek çok sorunun cevabını bulabileceğiniz bir kitap. Hatta hiç soru sormasanız da pek çok bilgiyi bulabileceğiniz bir kitap.

Ay Hırsızı, kitapçılarda 12,-TL'dan satılıyor. Ama bu kitabı, http://www.idefix.com/kitap adresinden 22 Aralık'a kadar 8.50,-TL 'na satın alabilirsiniz. Elinize bir kez aldığınızda bırakamayacağınıza eminim.

Bir tane de bu kitaptan edinmeniz dileğiyle...


12 Kasım 2009 Perşembe

Jülide Özçelik - Jazz İstanbul ( Volume 1 )



Bir çok insanın tanıdığı, bir çok insanın ise tanımadığı caz vokal Jülide Özçelik. Eğitimine Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde başlayıp İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik bölümü'nde devam etmiş ve en nihayetinde Caz Vokal Performans Bölümü'nden mezun olmuş. 2009 senesinde de Jazz İstanbul ( Volume 1 ) isimli ilk albümünü çıkarmış.

Albümü yakın zamanda dinleme fırsatım oldu. Önce garipsedim türkülerin caz versiyonu mu olur diye. Caz severim, türkü de severim ama ikisi bir arada çok uzak gelirdi bana. Tek bir türküyle ilgimi çekmeyi başardı oysa ki: Aşık Veysel'den Kara Toprak. Ondan sonra da devamı geldi tabiki. Neşet Ertaş, Pir Sultan Abdal ve diğerleri...

Albümde dikkati çeken ilk şey doğu-batı sentezi olsa da dinledikçe Jülide Özçelik'in sahip olduğu ve bizlere sunduğu sesinin duruluğunu, akıcılığını, insanı içine alan derinliğini ve yürek burkan yorumunu fark etmemek mümkün olmuyor. Albümde iki şarkının söz ve müziği , bir adet doğaçlama şarkının da müziği kendisine ait. Kendi şarkılarından " Kendinle Kalırsın " öncelikle sözleriyle düşündürüyor insanı. Bu sözlere bu müzik ise tam oturmuş.

Albümün en güzel taraflarından biri de kendi şarkılarını bu türkülerin arasında insana hiç yabancılık çektirmeden dinletebiliyor olması. Önümüz kış, karlı ve yağmurlu havalarda, bu İstanbul koşturmacasının içerinde, çok değil belki ama bir 45 dakikanızı huzurlu ve duru bir sesle geçirme şansınız olabilir.

Bu sesi ve bu türküleri CD'den değil canlı canlı dinlemek istiyorum diyorsanız, 17 Kasım'da Galata Kule Dibindeki Nardis Jazz Club'ta, 25 Kasım tarihinde ise Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde yerinizi alabilirsiniz. Myspace'deki sayfasından da nerelerde sahne aldığını takip edebilir ve albümdeki parçalardan örnekleri dinleyebilirsiniz. (http://www.myspace.com/julideozcelik)

Güçlü ve dolu bir ses, inşallah böyle devam eder. Jazz İstanbul ( Volume 2 ) albümünü beklemeye başladık.

Başucu dinletilerinizden olması dileğiyle...


10 Kasım 2009 Salı

71 Yıl Geçti...



Bursa Nutku

"Türk genci devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu; "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla, nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; Demek adalet örgütünü de düzeltmek yönetim biçimine göre düzenlemek gerek" diyecektir.

O'nu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayırılmasını istemeyecek. Diyecek ki; "Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir...

İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!"

Bugün Büyük Önder Atamız’ın, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ölümünün 71. yılı. Bunca seneye rağmen, yapılan ve hala yapılmak istenen onca şeye rağmen Atamızı hala ilk günkü acımızla ve minnetle anıyoruz. Bugün belki de her zamankinden daha çok hatırlamalı ve hatırlatmalıyız Atamızı. Onu unutanlara, unutturmaya çalışanlara, onu yanlış anlatanlara rağmen hatırlamalı ve ona sahip çıkmalıyız.

Bugün 10 Kasım günüdür, bugün Türk Milleti için YAS günüdür!

Atam, ruhun şad, mekanın cennet olsun…

8 Kasım 2009 Pazar

Michael Haneke - The White Ribbon ( Beyaz Bant )



Filmi İKSV tarafından düzenlenen Filmekimi'nde izleme şansı buldum. İzleme sebebim tamamen bir Michael Haneke filmi olmasıydı. Sonuç yine şaşırtmadı ama Beyoğlu Emek Sineması'nda yaşanan çeşitli olumsuzluklar nedeniyle çok fazla keyif  veremedi.

The White Ribbon, siyah beyaz bir tarih filmi. 144 dakika süren film, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Almanya'nın kuzeyinde yer alan ve kendi halinde yaşayan bir köyde geçiyor. Film, bu köyde yaşayan bir öğretmenin ağzından anlatılıyor. Önce köyün doktorunun geçirdiği şüpheli kaza, ardından kadın işçinin ölümü ile bizleri hafifçe içine çeken film, ilerledikçe çocuklara verilen sıradışı ve acımasız cezalar, yaşanan ensest ilişki ve zinalar ile bizi iyice o dönemdeki cehenneme götürüyor. Hem çocukların hem de kadınların güçsüz ve savunmasız halleri çok net bir biçimde gözler önüne seriliyor. Filmde masumiyeti sembolize eden ve unuttukları anlarda hatırlamaları için çocukların kollarına bağlanan "Beyaz Bant" yaşadıkları her türlü şiddet ve cezadan sonra anlamını kaybediyor. Dışarıya kapalı ve kendi içinde toprak sahibinin verdikleriyle yaşayan köyde bu kadar olağandışı olaylara rağmen suçlu bulunamamakta ve  sonunda çocuklar suçlu gibi görülmektedir. Zaten film de net bir sonuca varmadan bitiyor.

Haneke filmlerine münhasır sessizlik, burada da filme hakim olmuş. Zaten tarih filmi olması nedeniyle siyah beyaz olan filmde, aydınlık sahneler çok fazlaydı. Özellikle bu sahnelerde yaşanan alt yazı okuyamama problemi nedeniyle sıkıntılı  bir şekilde filmi izlemek zorunda kaldık. Haneke'nin bize vermek istediği o gerilimi malesef tam olarak alamadık. Beyoğlu Emek Sineması'nda ve özellikle gala gösteriminde yaşanan bu olumsuzluk nedeniyle filmden çıkanlar olması ve film sırasında gösterilen protestolar, malesef güzel başlayan bir galanın tatsız bir şekilde bitmesine neden oldu.

Film, bu sene Cannes'da Altın Palmiye ve FIBRESCI Ödülleri'nin sahibi oldu. Yaşanan dönemin toplumsal ve sosyal psikolojisini sorgulayan ve cevaplar arayan film, tam ve doğru cevabı veremeden bitiyor. Hollywood tarzıyla gerilim yaratmayan film, Funny Games'de olduğu gibi insanı sessizlik ve çaresizlik ile gerilime sürüklemeyi başarıyor.

Türkiye'de sinemalara ne zaman gelecek bilmiyorum ama geldiğinde muhakkak görmenizi tavsiye ederim. Özellikle Haneke severlere...

İyi seyirler...

3 Kasım 2009 Salı

Kapital Manga ( Cilt 1 )




Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi”, Karl Marx’ın en önemli eseridir. Birinci Cilt, 1867 yılında Almanca olarak basılmıştır. Toplam 3 cilt olan eser, günümüzde hala pek çok insanın başucu kitabıdır.

Aralık 2008 'de Japon yayınevi East Press tarafından basımı gerçekleştirilmiş olan Kapital Manga, ülkemizde de nihayet Yordam Kitap tarafından okurlara sunulmuştur. Yüzyıllık eser, Manga ( Japonlara özgü çizgi roman ) tarzından öyküleştirilmiş. Aslında cep kitap diyebileceğimiz kadar küçük, Kapital'in özünü ve kavramlarını, bir peynir fabrikasındaki üretim sürecini anlatacak kadar da detaylı bir kitap olmuş. Sayfa aralarında ufak anektodlar-tanımlamalar bulunuyor. Bu da Kapital'i ilk kez okuyanlar için yardımcı bir unsur olmuş. Öylesine uzun ve detaylı bir eseri, bu kadar kısa ve küçük bir formata sokmak tabiki yeterli değil ama bu kitabı da okurken Karl Marx'ın söylemek istediklerini anlamanız mümkün. Hele ki kapitalist bir dünyada yaşarken öylesine ufak detayların nasıl gözümüzden kaçtığını tekrar hatırlamak adına okunması gereken bir çizgi roman.

16 Ekim'de ilk baskısı gerçekleşen kitabın fiyatı 10,-TL. Çizimleri, kurgusu ve hikayesi gerçekten başarılı ve sürükleyici. Bir tane alıp okumanız ve kütüphanenize eklemeniz dileğiyle...


1 Kasım 2009 Pazar

İfsak ( İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği )



Küçüklüğümden beri fotoğraf çektirmeyi pek sevmem. Ama aksine birilerinin ya da bir şeylerin fotoğrafını çekmeye bayılırım. Yıllar boyunca öyle ya da böyle bir kaç tane fotoğraf makinemiz oldu. En son sahip olduğumuz Kompakt Digital Makinemizi kaybettikten sonra bu işe daha çok eğilmeye başladım. Zaten uzun zamandır çektiğim anı fotoğrafları zevk vermemeye başlamıştı. Eşimle uzun araştırmalardan sonra bir fotoğraf makinesi edindim. Ama iş makineyi almakla bitmediği için kursa gitmeliydim ve arkadaşımızın tavsiyesi üzerine tercihim İfsak'tan yana oldu.

29 Kasım 1959 tarihinde, “Erenköy Amatör Foto Kulübü” adı ile Nurettin Erkılıç’ın önderliğinde Celalettin Yavşi Ebusüudoğlu, Turgut Ekin, Kemal Kozar, Hulki Öğreten, Şinasi Özatalay ve Reşat Aşkın tarafından kurulan dernek; ilk fotoğraf sergisini 1960 yılında Galatasaray Lisesi’nde açmış. Etkinliklerini yaygınlaştırmak amacıyla, 1962 yılında bugünkü “İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği” (İFSAK) adını almış.

İfsak'ın "160. Dönem Temel Fotoğraf Semineri " ne katıldım. 7 haftalık bir süreci kapsayan , çok detaylı olmayıp sadece başlangıç seviyesindeki bir seminerdi bu. Hafta içi ya da hafta sonu tercihi bulunan, 2 kez çekim gezisine gidilen eğlenceli ve faydalı bir semine oldu. Devamı için de önünüze pek çok seçenek sunabiliyor İfsak. Artık  tercih size kalmış, ne yapmak istediğinize karar verip o doğrultuda eğitim alabilirsiniz.

İfsak'ta eğitmenler dahil herkes gönüllü olarak orada çalışıyor. Gönül verenler bir arada olduğu için her şey fazlasıyla yapıcı, öğretici ve samimi. Fotoğraf ve sinema ile ilgili her şeye bir cevap  ya da bir ilgili bulamamak gibi bir durum kesinlikle söz konusu değil. Çünkü amaç hep daha iyiye ulaşabilmek. İfsak'ta pek çok seminer ve atölyeler bulunuyor. Bunları internet sitelerinden takip edebilmeniz mümkün.

İfsak, Taksim'de, Ayhan Işık Sokak'ta eski bir binanın 3 katını kullanıyor. Öğlen 12.00 den itibaren açılıyor. Seminer ve atölyeler süresince de açık kalıyor. Her hafta fotoğraf ve sinema üzerine bir etkinlik muhakkak oluyor İfsak'ta . Üstelik çoğu etkinlik de ücretsiz.

Bir kere tanıştıktan sonra bir ayağınızın hep orada olacağına eminim. O havayı soluduktan sonra ayrı kalmanız mümkün değil.

En kısa sürede İfsak'la tanışmanız dileğiyle... 

İnternet Sitesi: www.ifsak.org.tr

27 Ekim 2009 Salı

NTV Yayınları- Dünya Klasikleri



Çizgi romanları severdim eskiden. Okuduklarımı aynı zamanda görme şansına da sahip oluyordum. Evet, romanı okuyup onu hayalinde insanın kendisinin canlandırması da güzel. Ama çizgi romanların herkesin geçmişinde özel bir yeri vardır diye düşünüyorum. Dünya Klasiklerini de severim. Kimini okudum. Ama okumadıklarım daha fazladır kesinlikle. Zaman sonra farklı türde kitaplar okumaya başlayınca bir kenara bıraktım hatta unuttum bu edebiyat klasiklerini. Benim gibi pek çok kişi unutmuş olsa gerek onları.



Bu kadar zamandan sonra NTV Yayınları'nın çıkarttığı  Çizgi Roman Dünya Klasikleri, unuttuklarımı hatırlattı bana. İlk önce William Shakespeare'in Macbeth'ini çıkardılar. Kitabın orjinaline göre çok sade ve kısa ama çizimler gerçekten çok başarılı. Macbeth'den sonra Franz Kafka'nın ünlü romanı Dava'nın çizgi romanını çıkarttılar. Macbeth'in parlak kağıdından sonra Dava'nın soluk hali hayal kırıklığı oldu.  Mary Shelley'in 1818 yılında yazdığı en ünlü romanı Frankestein , NTV Yayınları tarafından yayınlandığında kaldığımız yerden devam ettik. Eylül ayında ilk baskısını yayınladıkları, Dostoyevski'nin en ünlü romanı Suç ve Ceza ile Çizgi Roman Dünya Klasikleri serisi devam ediyor. Kitapların satış fiyatı 10,-TL. Ama www.ntvyayinlari.com web adresinden satın alırsanız fiyatı 8.5,-TL oluyor.Üstelik kargo ücreti de ödemiyorsunuz.

Kitaplardaki çizimler oldukça başarılı, anlatım dili sürükleyici ve görsellik tam kararında. NTV yayınlarından sonra Everest Yayınları da Çizgi Roman çıkardı ama incelediğim kadarıyla çok başarılı değil. Her ne kadar onlar çizim tekniği olarak Japon Manga tekniğini kullanmış olsalar da, kitaplarının kalitesi NTV Yayınları kadar başarılı değil.

Birer tane alıp, kütüphanenize koyabileceğiniz, belki de çocuklarımıza bu klasikleri okumayı daha çok sevdirebilecek olan Çizgi Romanlar'dan edinmeniz dileğiyle...



25 Ekim 2009 Pazar

Kıyıköy

Bütün yaz eşimle gitmeyi düşünmüştük ama bir türlü fırsat olmadı. Derken geçen hafta pazar günü İfsak'ın ( İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği ) düzenlediği fotoğraf gezisi ile gitme fırsatı buldum Kıyıköy'e. Hava yağmurlu olmasına rağmen hepimiz için doğaya, doğallığa, balığa ve fotoğrafa doyduğumuz bir gezi oldu.



Kıyıköy, Trakya'nın Karadeniz kıyılarında, Kırklareli'ne bağlı küçük ama şirin bir köy. İstanbul' a yaklaşık 164 km, Kırklareli - Vize'ye 40 km uzaklıkta bulunan Kıyıköy, antik çağlardan bu yana varlığını sürdüren bir yerleşim merkezi. Buraya gelmek için takip etmeniz gereken güzergah; Tem Otobanın'dan Çerkezköy çıkışından çıkıp, Organize - Saray istikametini takip ederek Saray'a gelmeniz ve çok fazla ilerlemeden , yaklaşık 1 km sonra göreceğiniz Kıyıköy tabelasından içeri girmek olacaktır. Biraz virajlı ama yemyeşil bir yolda yapacağınız bu yolculuğun sonunda Kıyıköy'e varmış olacaksınız.



Kıyıköy, her iki yanından akarak denize ulaşan " Pabuç " ve " Kazan " adlı derelerin arasında kalan yüksek bir tepede kurulmuş. Karadeniz'e kıyısı olması sebebiyle, onun hırçın dalgalarından fazlasıyla nasibini almış ve hala almakta olan bir köy burası. Köyün girişinde eski zamanlardan kalma surlar karşılıyor insanı. Köye giriş yapabilmek için muhakkak bu surların içinden geçmeniz gerekiyor. Köy meydanı çok büyük değil ama aracınızı park etmede sıkıntı yaşamayacağınız kesin. Kıyıköy, yüksek bir tepede olduğu için, limanı aşağıda kalıyor. Liman manzarası, gayet güzel ve liman oldukça kalabalık. Balıkçı tekneleri o gün denize açılmamış balık olmadığından. Anlayacağınız balıkçılar pek keyifli değillerdi. Limana ister arabanızla isterseniz yürüyerek gidebilirsiniz. Liman'a karşı Kıyıköy Köşk Restaurant - Tevfik'in Yeri'nde balık yiyebilirsiniz. Ortalama büyük balık fiyatları ( Lüfer mesela ) 15-20,-TL arasında değişiyor. Karides Güveç ve Kalamar da bulabilirsiniz. Ama İstanbul'da yediklerimizden biraz farklı geliyor Karides Güveç; sadece pul biber ve tereyağ ile. İçki servisleri de bulunuyor. Hatta mekanın içinde çok şirin bir şömine bile mevcut.



Köyün tepede bulunan fenerinden Kıyıköy'ün her iki tarafını da görmek mümkün. Köyün bir tarafı liman diğer tarafı ise kumsal . Kumsalı çok büyük değil ama ilerledikçe güzel koylar ve kumsallar bulabilmeniz mümkün. Kumsalın hemen yanından denize kavuşan dere, insana bir anda Ağva'yı hatırlatıyor. Derenin kenarında da köye uygun bir balık restaurant'ı var. Eskiden oraya sandalla gidilirken şimdi tahta köprüden geçerek gidebiliyorsunuz. Kumsaldan merdivenlerle köye çıkabilmeniz mümkün bu arada. Bu dik ve biraz uzun merdivenleri çıkarken arada durup manzaraya bakmayı veya banklarda oturup nefes almayı unutmayın.



Kıyıköy'de pek çok anıt kaya ve derin mağaralar mevcut. Bunlara en iyi örnek Aya Nicola ( Hagia Nicola )Manastırı. VI. yüzyıl Jüstinyen Dönemi'ne ait ve kayalara oyulmak suretiyle oluşturulmuş olan manastırın zemin katı Kilise, daha aşağıdaki bodrum katı ise Ayazma'dır. Manastır'dan geriye pek bir şey kalmamış olsa da, köyün eski dönemlerden kaldığının kanıtı olmaya yeterli görünüyor.



Koruma altındaki köyde herkes oldukça rahat. Köye olan ilgiye, fotoğraf çekimlerine ve ziyaretçilere alışmışlar. Hatta köydeki köpekler bile bu durumu kabullenmiş görünüyor. Gruplar halinde yaptığımız gezide, her gruba neredeyse 4-5 tane köpek düşüyordu. Sizi çok fazla rahatsız etmeyen köpeklerin tek istediği birazcık onlarla oynamanız. Anında kendilerini size teslim etmeye hazırlar.

Her mevsim ayrı bir tat bulabileceğiniz Kıyıköy, hafta sonu alternatifleri için listenize alabileceğiniz bir yer. Temiz hava, bol oksijen, yanında balık denemeye değer.

Bir hafta sonunuzu ayırmanız dileğiyle...