Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2011 Pazartesi

Eyvah Eyvah 2


İlk filmi seyrettiğimde  söylemiştim devamı gelir bu filmin diye. Öyle de oldu ve nihayet 7 Ocak'ta gösterime girdi Eyvah Eyvah 2. İlk filmle kendi reklamını fazlasıyla yapan filmin yine belli bir izleyici sayısına ulaşacağını düşünüyorum. İlk filmdeki " Fasulye " şarkısıyla daha çok ön plana çıkan filmin bu seferki müzikleri de oldukça başarılı olmuş.

Başrollerde yine Ata DEMİRER ve Demet AKBAĞ bulunuyor. Hikaye bu sefer sadece Geyikli ve Bozcaada'da geçiyor. Bazı sahnelerdeki mekanlar insana derin bir ahh çektiriyor. Hani orada olmak vardı dedirtecek ah'lardan. Bu filmin kadrosu ilk filme göre oldukça geniş. Ne  de olsa olaylar sadece Hüseyin Badem ve Firuzan'ın etrafında dönmüyor. İlk filmin çok beğenilmesi yüzünden bu filme olan bekletiler de oldukça yüksek görünüyordu. Ee, bir de devam filmleri genelde bir öncekini aratır türden oluyor.

Filmin ilk yarısı bittiğinde bir adım daha öteye gidilmediğini görmek üzücüydü. Evet, eğlenceli sahneler yok değildi ama ikinci yarı nasıl geçecek diye düşünmeden alamadım kendimi. İkinci yarı ise şipşak geçiverdi ama pek tatmin ettiğini söyleyemeyeceğim. Oyunculuklara diyecek tek bir lafım yok. Trakya insanını öyle güzel göstermişler ki bize. Özellikle müzikler tek kelimeyle harikaydı. " Karaçalı Gibi Girdin Aramıza " şarkısını zaten beğeniyordum, film sayesinde sık sık duyacağımıza eminim her yerde.

Sonuç olarak filmde eleştirilecek çok şey bulabiliriz. Ama ilk filmi gördükten sonra da seyretmemek olmazdı. Sıkıldığımı söyleyemem ama kahkahalara boğulduğumu da söyleyemeyeceğim. Yarım kalan hikaye böylece tamamlanmış oldu. Filmdeki oyuncuların zevk alarak rol aldığını gösteren aşağıdaki videoyu izlemelisiniz. Unutmadan filmin finalinde " Fasulye " şarkısının sürprizine de hazır olun.


Şimdiden iyi seyirler...

5 Aralık 2010 Pazar

Av Mevsimi


Nihayet İstanbul'da sıcaklık düşmeye başladı ve kış mevsiminde olduğumuzu hatırlar olduk. Günlerden pazar ve hava da soğuk olunca yapılacak aktivitelerden birisi sinemaya gitmek oluyor. Biz de bu pazar sabahını böyle değerlendirelim dedik ve tercihimizi 3 Aralık'ta gösterime giren Av Mevsimi filminden yana kullandık.

Filme gitmeden önce hakkında hiç bir şey okumadım. Sadece Şener ŞEN'i, Çetin TEKİNDOR'u ve Cem YILMAZ'ı bir arada seyretme fırsatını değerlendirmek istedim. Sonuçta onların olduğu bir film ne kadar başarısız olabilirdi ki. Yönetmenliğini ve senaristliğini Yavuz TURGUL'un yaptığı filmde usta oyuncuların ve Cem Yılmaz'ın yanı sıra Okan YALABIK, Melisa SÖZEN, Rıza KOCAOĞLU ve Mahir İPEK gibi oyuncular da bulunuyor. Filmin görüntü yönetmenliğini ise Uğur İÇBAK yapmış. 2,5 saate yakın süren filmin konusu ise aslından oldukça basit: Genç bir kızın cinayete kurban gitmesini araştıran üç polisin bu süreç içerisinde değişen hayatlarının ve cinayetin hikayesi.

Film, biraz dram biraz gerilim biraz da polisiye türden olmuş. Konusu ve dolayısıyla kurgusu  zayıf olan film malesef beni ne heyecanlandırdı ne de ben de merak uyandırdı. Filmin gidişatından filmin sonunu tahmin etmenin bu kadar kolay olması ve çok aleni olan  mantık hataları en büyük hayal kırıklıklarımdan biriydi filmdeki. Aslında filmin vermek istediği etkinin bu olmadığını da varsayabiliriz. Ama böyle usta bir yönetmenden beklenmedik derecede vasat bir film çıkmış ortaya. Oyunculukların hiç birine sözüm yok. Şener Şen oldukça sade oynamış, kendinden bir şeyler katmamış rolüne. Filmde yaratılan tek karakter olan İdris'i oynayan Cem Yılmaz biraz daha ön planda kalmış. Ama yine de hiç bir oyunculuk Çetin Tekindor'un oyunculuğunu gölgeleyememiş. Tek kelimeyle muhteşem olduğunu belirtmeliyim.

Filmde pek çok şey yarım kalmış hissi veriyor insana. Hani bu kadar uzun bir filmde bu yarım kalmalar üzücü. Bazı sahneler olmasa da olur dedirten türden. Genel olarak durağan ve sakin geçen bir film. Ama arada bazı sahneler var ki yine de sıkılmadan izlettiriyor filmi. Özellikle Cem Yılmaz'ın " Hayde Hayde " türküsünü söylediği sahne ve tek başına barda içerken prova yapan grubun söylediği şarkıda yüzünün ve bakışlarının aldığı ifade böyle bir filmde bile bizi güldürmeye yetiyor. Görüntü yönetmeninin oldukça başarılı olduğunu da söyleyebilirim.

Av Mevsimi başladı ve bitti. Beklentilerin yüksek olduğu ama ben de hayal kırıklığı yaratan bir film olmuş. Yine de ve her şeye rağmen gidilir mi derseniz gidilir diyebilirim. Sonuçta sizin beklentileriniz ve görecekleriniz belki de Yavuz Turgul'un anlatmak istediklerinin ta kendisidir.

Daha başarılı Yavuz Turgul filmleri görmek dileğiyle... 

27 Ekim 2010 Çarşamba

The Social Network



Geçen hafta farkettik ki, uzun zamandır sinemaya gitmiyoruz. Özellikle böyle kapalı ve kasvetli havalarda sinemaya gitmek en doğru seçim olsa gerek. Film olarak tercihimiz " Facebook " un filmi olarak lanse edilen " The Social Network " filmi oldu. Sinema tercihimiz ise Capacity AVM'deki Cinebonus oldu. Cinebonus'un 2 nolu salonunun büyüklüğünden, ses ve koltuk düzeninin etkileyiciliğinden bahsetmemek olmaz. Ne yaparsanız yapın, arkanızdaki kişinin görüş alanını kapatamazsınız...

Facebook'a ne zaman üye olduğumu hatırlamıyorum. İlk günkü gibi çok fazla kullanmıyor olsam da ortaya çıkmış olan bu şeyin milyonlarca insanı nasıl kendine bağımlı hale getirdiğini takip ediyorum. İnsan böyle bir bağımlılığın nasıl ortaya çıktığını merak etmiyor değil hani. İşte sizin de böyle bir merakınız varsa bu filmi izleyerek bir nebze de olsa bu merakınızı giderebilirsiniz.

Yönetmenliğini David FİNCHER'in yaptığı filmde Mark ZUCKERBERG'i oynayan ve ona inanılmaz derecede benzeyen Jesse EİSENBERG ve müzik paylaşım programı Napster'ın mucidi Sean PARKER'ı canlandıran Justin TİMBERLAKE'in oyunculuğu çok fazla ön plana çıkıyor. Açıkçası gerçek hallerini görsek bu kadar etkilenir miydik bilmiyorum.  

Film, özetle Facebook'un nasıl kurulup, bugünlere geldiğini anlatıyor. Bunları anlatırken tabiki biraz kurmaca da eklenmiş durumda filme. Başladığı andan itibaren akıcı, süratli ve ilgi çekici konuşmalarla devam eden film, sessiz bir şekilde sona eriyor. Özellikle IT sektöründe çalışan ya da bu konulara eğilimi olan insanların daha çok anlayıp, kendini özdeşleştirebileceği bir film olmuş diyebilirim. Ara ara özlü sözlerle mesajlar vermiyor değil. Bunlardan en çok hoşuma gidenlerden birisi, Harvard'lı öğrenciler için icat yapmanın iş bulmaktan daha kolay olduğunun altının çizilmesi diyebilirim. Gerçekler bazen çok fazla can acıtabiliyor.

Film, her şeyi flashbacklerle anlatıyor. Bir an Facebook'un kodlarının yazım sürecini izlerken bir anda kendimizi Mark Zuckerberg'in yargılanma sürecinde buluyoruz. Değişmeyen tek şey, onun sahip olduğu pratik zeka ve verdiği zorlayıcı cevaplar. Aslında bazen kızmıyor da değiliz ona ama sonuçta biliyoruz ki amacı çok para kazanmak değil. İşte bizim en büyük sorunumuz bu, kısa yoldan para kazanmak. Oysaki filmde görüyoruz ki Mark sadece düşünüyor, buluyor ve bulduğunu şeyi gerçekleştiriyor. Ama bizlere mesaj vermeyi de bırakmıyor:  " Bir kaç düşman edinmeden 500 milyon arkadaş kazanamazsın " .

Yaklaşık 2 saat süren film boyunca sıkılmayacağınızı düşünüyorum. Hızlı konuşmalara nedeniyle - ki özellikle Mark karakteri bu konuda çok başarılı - alt yazı kaçırma durumu olabilir ama bu bile filmden kopmanıza sebep olmuyor. Pek çoğumuzun hayatında çok fazla yer tutuyor sosyal ağlar. Facebook belki de bunların başında geliyor. Bu nedenle bile izlenmeyi hak eden bir film.

Facebook'un da bir kurulma sebebi var. Öğrenebilmeniz dileğiyle...

23 Eylül 2010 Perşembe

Filmekimi 2010


İstanbul’a sonbaharın geldiğinin habercisi olan Filmekimi bu sene 8-14 Ekim 2010 tarihlerinde Sinefil’lerle buluşacak. Bu sene de Cannes, Berlin, Sundance, Venedik gibi dünyanın belli başlı festivallerinde gösterilen, çok ses getiren ödüllü yapıtlarla usta yönetmenlerin son filmlerini biz sinemaseverlerle buluşturacak. 8 yıldır Beyoğlu Emek Sineması’nda gerçekleştirilen Filmekimi, Emek Sineması’nın malum durumu nedeniyle bu sene Atlas Sineması, Beyoğlu Sineması ve Maçka G-Mall Sineması'nın 2 ayrı salonuyla birlikte toplam 4 salonda, bir nevi küçük bir film festivali tadında sinemaseverlerle buluşuyor.

Bu sene Filmekimi’nde 7 günde, 5 tanesi Gala filmi olmak üzere toplam 31 film gösterilecek. Filmekimi’nde önceki yıllarda büyük ilgi gösterilen hafta içi gündüz seanslarındaki (11.00, 13.30, 16.00) indirimli fiyat uygulaması bu yıl da devam ediyor. Filmekimi boyunca hafta içi gündüz seansları sadece 4 TL, hafta içi 19.00 seansları ve hafta sonu tüm seanslar tam 12,-TL, indirimli 8,-TL olacak. 21.30 seanslarında yapılacak Filmekimi galalarının bilet fiyatları ise geçen yıl olduğu gibi 15,-TL. Biletleri 2 Ekim’den itibaren Atlas Sineması Gişesi ve Biletix’ten temin edebilirsiniz.

Programa gelecek olursak, çok ayrıntılı olarak inceleyememekle birlikte ilk bakışta şu filmler öne çıkıyor:

  • Sofia Coppola’nın 2010 Venedik Altın Aslan ödülünü kazanan filmi SOMEWHERE ( Başka Bir Yerde ) (Jüri Başkanı olan Quentin Tarantino’nun arkadaşı olan Coppola’yı kayırdığı eleştirilerine maruz kalmıştı film),
  • Tayland’lı yönetmen Apichatpong Weerasethakul'un 2010 Cannes Altın Palmiye kazanan filmi LUNG BOONMEE RALUEK CHAT (Amcam Önceki Hayatlarını Anlatıyor) ,
  • Geçen seneki Filmekimi’nde başrolünde Eric Cantona’nın oynadığı Looking For Eric filmini izlediğimiz Ken Loach’ın Irak savaşının etkileri ve suçluları hakkındaki son filmi ROUTE IRISH ( Tehlikeli Yol ),
  • Aktör olarak tanıdığımız Ben Affleck in yönettiği ve başrolünü oynadığı filmi THE TOWN ( Hırsızlar Şehri ) ,
  • Stieg Larsson’un yazdığı Milenyum Üçlemesi serisinin 2. Kitabı olan Ateşle Oynayan Kız’dan uyarlanan FLICKAN SOM LEKTE MED ELDEN (Şu anda vizyonda Milenyum Üçlemesinin ilki olan Ejderha Dövmeli Kız oynuyor. Bunun devamı olarak çekilen ve daha önce izlediğim Ateşle Oynayan Kız’ın da izlenmesini tavsiye ederim.),
  • Mathieu Amalric’in ilk yönetmenliğinde 2010 Cannes En İyi Yönetmen, FIPRESCI Ödülü alan filmi TOURNÉE ( Turne )
  • Xavier Beauvois'in yönettiği ve 2010 Cannes Büyük Ödül ünü kazanan DES HOMMES ET DES DIEUX ( İnsanlar ve Tanrılar ),
  • Benjamin Heisenberg'in yönettiği, izleyene müthiş bir adrenalin vaadeden ve gerçek bir olaydan uyarlanan DER RÄUBER ( Hırsız ),
  • David Lynch'in yapımcılığını üstlendiği, yönetmeni Werner Herzog'un sözleriyle " kan ve testerenin görünmediği, ama acayip adsız bir korkuyu içinize salan bir korku filmi “ MY SON, MY SON, WHAT HAVE YE DONE " ( Benim güzel oğlum ne yaptın sen ),
  • İranlı yönetmen Abbas Kiarostami'nin Juliette Binoche’ye 2010 Cannes En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandırdığı filmi CERTIFIED COPY ( Aslı gibidir ),
  • Philip Seymour Hoffman’ın hem yönetip hem başrolünü oynadığı romantik komedi JACK GOES BOATING ( Jack in Kayık Gezintisi ),
  • Çok sevdiğim A Tale Of Sisters filminin yönetmeni olan Kim Ji-Woon’un İntikam temalı son filmi AKMAREUL BOATTDA ( Şeytanı Gördüm ),
  • Sylvain Chomet’in uzun zamandır beklenen animasyon filmi L'ILLUSIONNISTE ( Sihirbaz ),
  • Son Balkan seyahatimden sonra Balkanlarla ilgili filmlere ve kitaplara ilgim arttı. Danis Tanovic’ in yönettiği Balkanlar'da yeni bir dönemin başladığı günlerde geçen, romantik olduğu kadar trajik bir aşk öyküsünün anlatıldığı CIRKUS COLUMBIA ( Güzel Bir Hayat Düşlerken ).
İlk anda gözüme çarpan bu filmlerle beraber toplam 31 film, 1 hafta boyunca sinefilleri bekliyor olacak. Sinema salonlarının bir bir kapandığı, sinemanın sadece AVM’lere hapsolmaya başladığı günümüzde, Dünya’nın sayılı film festivallerinde ödül almış olan bu filmlerin bir çoğu maalesef ülkemizde vizyon şansı bulamayacak. Bu sebeple ayağımıza kadar gelen bu güzel seçkide 1 hafta boyunca ne kadar çok film izleyebilirsek o kadar şanslı olacağız. Program ve gösterim çizelgesi gibi ayrıntılara buradan ulaşabilirsiniz.

Herkese şimdiden iyi seyirler…

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Onur Ünlü Filmleriyle Geçen Bir Gün

Uzun zamandır aynı yönetmenin filmlerini üstüste izlememiştim. İtiraf etmeliyim, bu filmleri izleyeli de 2 hafta oldu ama şöyle oturup bu konuda bir kaç cümle yazamamıştım. Hazır evde istirahat halindeyken ve üzerinden çok zaman geçmemişken Onur Ünlü'den ve filmlerinden biraz olsun bahsedeyim.

Onur Ünlü'yü tanıyanlar onu aslında " Ah Muhsin Ünlü " takma adı ile bilirler. Öncelikle şair olmasına rağmen son dönemlerde senarist ve yönetmenliği ile ön plana çıkmayı başarmış kendisi. Şiirlerini okumadım ama seyrettiğim üç filmin tek ortak noktası fazlasıyla fantastik olmaları. Onur Ünlü ile ilgili yorumları okuyunca filmlerini biraz daha anlaşılır ve kabul edilebilir bulduğumu söylemeliyim. Evet, farklı tarzı ve yorumuyla Onur Ünlü dikkat çekici bir yönetmen ve senarist olmayı başarmış görünüyor.

Filmleri seyretmeye sondan başladım. Önce 2009 yapımı Beş Şehir, ardından 2008 yapımı Güneş'in Oğlu ve son olarak da 2006 yapımı Polis. Peki, hangisini daha çok beğendiğimi sorarsanız, tercihimi Güneş'in Oğlu filminden yana kullanırım. Bunun en büyük sebebi ise daha çok mizahi öğeler taşıması ve daha fantastik olması. Yine de her üçünü de sıkılmadan izlediğimi belirtmeliyim.


Beş Şehir ... Bir polis, bir tezgâhtar, bir öğretmen, bir oyuncak tren satıcısı ve 11 yaşında bir çocuğun yaşamlarını, ölümlerini ve aşklarını anlatan bir film. Tren yolculuğu sırasında başlayan film yine tren yolunda sona eriyor. Onur Ünlü'nün tren takıntısının en güzel örneği olmuş. Bu beş insanın bir şekilde birbirleriyle olan bağlarını her bir kişinin hikayesini izledikçe daha net görebiliyoruz. Açıkçası detaylarla dolu bir film. Bu yüzden dikkatli bir şekilde seyretmekte fayda var. Bülent Emin YARAR hayranı olarak onu bu filmde görmek ve başarısına bir kez daha tanık olmak mutlu etti beni. Sadece filmin son sahnesi en büyük hayal kırıklığım oldu. Unutmadan, Ahmet Kaya'nın " Beni Vur " adlı şarkısı hem filmin başında hem de filmin sonunda çok güzel ve yerinde kullanılmış.


Güneş'in Oğlu ... Tam anlamıyla bir kara komedi olduğunu düşünüyorum. Fantastik öğelerin en ağır bastığı film olmuş bu üç film içerisinde. Hayatı boyunca mucize bekleyen bir insanın tam da güneş tutulması sırasında bu mucize ile karşılaşması ve sonrasında Güneş'in Oğlu olduğunu öğrenmesi filmin ana hatlarını oluşturuyor. İşte tüm bu süreç içerisinde yaşananlar, öğrenilen gerçekler ve karşı apartmandaki güzel kızın sırrı bu mucize ile ortaya çıkıyor. Haluk BİLGİNER ve Özgü NAMAL'ın daha çok ön planda olduğu filmde tüm oyunculuklar çok başarılı.


Ve Polis ... Polisiye tarzında bir film görüntüsüne sahip olsa da dramatik sahneler de yok değil. Bu üç film içerisinde en az beğendiğim film diyebilirim. Biraz karışık, biraz anlamsız, biraz hızlı bir film olmuş. O kadar güçlü ve kendinden emin ana karakterin film süresince yaşadıkları tabiri caizse karizmasını epey bir çizdi. Bence filmin en büyük kozu Haluk BİLGİNER olmuş. Ama onunda bu role kendini çok fazla verdiğini sanmıyorum. Filmin başı ile sonu arasındaki kocaman farklılık her şeyi ortaya koyuyor açıkçası. Filmin sonunda Özgü NAMAL'ın sürprizini kaçırmayın sakın.

Farklı bir tarzda ve farklı bir bakış açısıyla çekilmiş bu filmlerin her üçünün de sonunun hayal kırıklığı yaratması olumsuz bir durum gibi görünse de, farklı lezzetlerin tadına bakacak olmanın verdiği heyecanla seyredilmelerini tavsiye ediyorum. Kimbilir sizler neler göreceksiniz bu filmlerde...

İzlemeyi tercih edeceklere iyi seyirler şimdiden...

9 Haziran 2010 Çarşamba

Yeraltı Peygamberi - Un Prophete


Hapishane filmlerini çok seviyorum. En sevdiğim dizilerin başında da " Prison Break " geliyor. En son seyrettiğim hapishane filmi " Celda:211 " 'den sonra işte bu Fransız filmi     " Yeraltı Peygamberi " çıtayı bir kademe daha yükseltmiş oldu. Seyrettiğim hapishane filmlerinin pek çoğunu unutturuverdi bir çırpıda.

2009 yapımı film, ülkemizde !f İstanbul 2010 kapsamında gösterilmişti. O zaman seyredebilenlere şanslı demek yerine seyredemeyenlere şanssız demeyi tercih ediyorum. Nitekim eşimle ben de bu grupta yer alıyorduk ama artık şanslı tarafa geçmiş bulunuyoruz. Filmin yönetmeni son yıllarda Fransa'da dikkat çekmeye başlayan Jacques AUDİARD. Almış kamerasını eline, hayatın tam merkezine yerlemiş ve oradan gördüğü tüm gerçekleri, acımasızlıkları, kabullenmişlikleri ve sahipliği gösteriyor bize. İşte Yeraltı Peygamberi, bize kısaca bunları anlatıyor.

Filmdeki ana karakter, Malik El Djebena. 19 yaşında hapishaneye giriyor ve cezası 6 sene. Ürkek, yalnız ve okuma yazmaya bilmeyen bir Arap. Hapishane ise Araplar ve Korsikalılar ile dolu. Ve tabiki hapishanenin içerisinde bu gruplardan biri lider konumunda bulunuyor ve burada da ipler Korsikalılar'ın elinde. Malik'in yolu bir şekilde hapishane lideri Cesar ile  kesişiyor ve akabinde filmin en kanlı sahnesine şahit oluyoruz. Bu andan itibaren Korsikalılar'ın arasında onların ayak işlerini yapan, uyuşturucu kullanan ve Korsikalılar'ın tabiriyle pis bir Arap olarak yaşamına devam ediyor. Açıkçası Malik, tarafsız bir konumda yani ortada kalıyor. Sonuçta biliyor ki himaye altında olmadan orada yaşayamaz.

Film boyunca güçlerin çatışmasını, korkuyu, sindirmeyi, iktidar kavgasını seyrederken aynı paralelde yalnızlığı, dostluğu ve ayakta kalmak için gösterilen çabayı da görebiliyoruz. Bir insanın yoktan varolmasına hatta tabiri caizse kabak çiçeği gibi açılmasına şahit oluyoruz. Güç savaşında kazananın her zaman iki taraftan biri olamayacağını öğreniyoruz. Tüm bunları seyrederken gözümüzden kaçmayacak en önemli nokta ise İslam dinine karşı yapılan bir nevi propaganda. Film boyunca müslümanlık oldukça ön planda tutuluyor.Hatta bazı sahnelerde rahatsız edici boyutlara ulaşıyor. Hani bazen mekanın Fransız hapishanesi değil de Arabistan'da bir hapishane olduğunu düşünmüyor değil insan. Bir hapishane filminde bu kadar baskın bir şekilde yer alması olumsuz tepkileri de beraberinde getirecektir.

Yeraltı Peygamberi, Cannes Film Festivali'nde aldığı ödülün dışında pek çok festival ve organizasyonda da ödülleri topladı. Yaklaşık 2 saat 30 dakika süren filmi hiç ara vermeden ve bir solukta izleyeceğinizi düşünüyorum. Tabi bazı şeylere takılmamak kaydıyla.

Şimdiden iyi seyirler...

23 Mayıs 2010 Pazar

Mary and Max


Çok uzun bir zaman önceydi. Süper Lise'de hazırlık sınıfındaydım. Bütün bir sene İngilizce görecektik. Hem İngilizcemizi pekiştirmek hem de farklı ülkelerden arkadaş edinmek amacıyla hepimizin bir - iki tane " Penfriend " i vardı. Benim arkadaşlarımdan biri İtalya'da diğeri ise Jamaika'da idi. Uzun süre mektuplaştık ama sonra bu mektupların sonu geldi.

" Mary and Max " animasyon filmi de böyle bir mektup arkadaşlığını anlatıyor. Avustralya'da yaşayan 8 yaşındaki Mary ve New York'ta yaşayan orta yaşlı bir adam Max uzun yıllar birbirilerine mektup yazarlar. Mary, alkolik bir anneye ve içine kapanık - depresif bir babaya sahip, kendine güvenmeyen, kendini sevmeyen, ürkek ve yalnız bir çocuktur. Max ise obez, çikolatalı sandwich'e bayılan, Asperger sendromlu ve yalnız yaşayan bir adamdır. Bu ikilinin tesadüfen başlayan mektup arkadaşlığından doğan hikaye bize çok farklı duyguları birarada yaşatıyor.

Bu arkadaşlığın içinde pek çok şeyi görüyoruz aslında. Toplumumuzla, insanlığımızla, yalnızlığımızla, korkularımızla, sahip olduklarımız ve olamadıklarımızla, gerçek ve sahte duygularımızla, kendi gerçeklerimiz ve yalanlarımızla bir şekilde yüzleştiriyor film bizi. Güven duymak, arkadaşlık kurmak, paylaşmak, ağlamak, birlikte olmak, toplumumuza ve yaşadığımız çevreye saygı duymak, bir insanı kazanmak ya da kaybetmek gibi pek çok konuya değiniyor Mary and Max. Sevimli ama mutsuz karakterlerimiz bizi hem güldürüyor hem de hüzünlendiriyor. Filmde aktarılan detaylara takılmamak mümkün değil. Biri kahverengi diğeri ise gri renkteki iki hayat toplumumuzda böyle yaşayan bir çok insanın varlığını hatırlatıyor bizlere.

Filmin bizlere verdiği mesajları da unutmamak gerek. Özellikle de insanın önce kendini sevmesi gerektiği mesajını. Bir de birisine kızdığımızda ve onu hayatımızdan çıkartmaya karar verdiğimizde Max'in söylediği şu cümleyi hatırlamakta fayda var bence : " Seni affediyorum, çünkü mükemmel değilsin. " Düşününce, ne kadar haklı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Sonuçta hiçbirimiz kusursuz değiliz.

2009 yapımı filmin yönetmeni Adam ELLİOT. Ülkemizde !f İstanbul 2010 kapsamında gösterilen film hala vizyona girmedi ve gireceğini de sanmıyorum. Film bir nevi gerçek hikaye sayılır aslında. Adam Elliot, kendi mektup arkadaşlığından yola çıkarak yapmış bu animasyonu. Bu animasyon filminin diğer animasyonlardan en büyük farkı çekim tekniği. Film, tamamen     " Stop Motion " tekniği ile çekilmiş. Hepsi birer hamurdan ibaret. Bir çok festivalden de ödülle dönmeyi başarmış Mary and Max.

Samimi ve gerçek bir arkadaşlığın sevimli ve gerçekçi bir şekilde bizlere anlatıldığı bu filmi muhakkak izlemenizi tavsiye ediyorum. Belki de bu filmi izledikten sonra uzakta yaşayan bir arkadaşınıza uzun bir zaman sonra mektup yazmak isteyebilirsiniz. Bazı eski alışkanlıklarımızı tekrar kazanmak güzel olabilir.

Dostlarımızı her zaman hatırlamamız dileğiyle...

11 Mayıs 2010 Salı

The Stoning Of Soraya M. ( Soraya / Süreyya'yı Taşlamak )



Uzun zaman sonra ilk kez film boyunca, ruhum ve zihnim büyük bir sıkıntı ile boğuştu durdu. O filmin içine dahil olmak, bağırıp çağırmak ve bir şeyler yapabilmek için kıvrandım durdum koltukta. Üstelik " nihayetinde bir film " deyip kestirip atamıyordum bu sefer. Filmde gördüklerim, duyduklarım ve film boyunca hissettiklerim tamamen gerçekti.

Soraya'yı Taşlamak, Fransız asıllı İranlı gazeteci Freidoune SAHEBJAM'ın 1994 yılında yayınlanan aynı isimdeki romanından sinemaya uyarlanan 2008 yapımı Farsça bir film. Aslında film de kitap da yaşanmış bir hikayeyi anlatıyor. Fimin sonunu adından tahmin edebiliyoruz. Ama bu sonu görmek aynı derecede şok ediyor insanı ve aynı derecede hüzün veriyor insana. Sanırım filmin en büyük başarısı bu olsa gerek.

Film, İran'da geçiyor. Burada şeriat hükümlerinin geçerli olduğu bir adelet sistemi bulunuyor. Aslında çoğumuzun duyduğu ya da okuduğu şeyleri film bize tek tek gösteriyor. Çok eşlilik, kadının toplumda bir yerinin, değerinin ve söz hakkının olmaması, erkek egemen bir hayat, dört kadının ancak iki erkeğe eşit olması, kız çocuklarının bir kıymetinin ve kişiliğinin olmaması, küçük yaşta evlendirilme ya da takas edilme ve daha pek çok şey. İşte Soraya'nın başına gelenler de bu saydıklarımın hepsini barındıyor. 14 yaşında bir kızla evlenebilmek isteyen ama karısına nafaka vermek istemeyen bir adamın kurduğu hain ve akılalmaz tuzak ile köyün ileri gelenlerinin bu oyuna alet olmaları ve sonunda Soraya'nın taşlanmasına kadar giden bir hikaye. Üstelik tüm yaşananlar ve yaşatılanlar bir şekilde dine ve onun kurallarına bağlanıyor. Ve tüm bunlar İran'da yasak olan kadın sesinin bir şekilde dünyaya duyurulması ile gün yüzüne çıkıyor.

Filmde dini motifler gerçekten de çok kuvvetli bir biçimde kullanılmış. Etkilenmemek mümkün değil. Ama çok objektif bir film olduğunu da düşünmüyorum. Biraz İslam dinine yönelik olumsuz gösterimler bulunuyor. Özellikle İslam dininin Recm Cezası'nı onayladığını düşünmüyorum. Sonuçta dinimizde adam öldürmek büyük günah. Peki Recm Cezası yok mu, var malesef. Ve eminim hala şeriat hükümlerinin geçerli olduğu ülkelerde de rahatlıkla uygulanmakta ama bu duruma hiçbir şey yapılmamakta. Freidoune SAHEBJAM ( filmde Jim Caviezel canladırmış bu karakteri) , bu kitabı yazdığında çok ses getirmiş ama bir şeylere ön ayak olamamış malesef. Bütün dünya bu gibi olayları duyuyor ya da okuyor ama hala aynı yerde.

Bu filmi seyredip de etkilenmemek mümkün değil. Özellikle filmdeki bir kaç sahne en azından yutkunmanıza sebep olacaktır. Filmin sonunda gerçek Soraya ( Süreyya ) Manutçeri'nin 9 yaşında çekilmiş tek fotoğrafını görmek bardağı taşıran son damla oluyor bizler için. 2008 yapımı olmasına rağmen ülkemizde 14 Mayıs'ta gösterime girecek olan " Soraya'yı Taşlamak " filmini tüm kadınların izlemesi ve bir kez daha şükretmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bu olayların hayatlarımızın dışında kalması dileğiyle...

20 Nisan 2010 Salı

Festivalin Son Filmleri

Ne zaman başladı ve ne zaman bitti 29. Uluslararası Film Festivali anlamadık açıkçası. Tadı damağımızda kaldı desek yeridir. Mümkün olduğunca çok film seyretmeye çalıştık ve fena sayılmayız bu konuda. Ama gerçekten de çok başarılı ve etkileyici filmleri seyretme şansı bulduk eşimle.


İşte bu filmlerden beş tanesinden bahsetmek istiyorum. İlki Güney Kore - Fransa yapımı    " Yepyeni Bir Hayat " ( Une Vie Toute Neuve ) isimli film. Babasına oldukça düşkün olan 9 yaşındaki kız çocuğu Jin-hee, babası tarafından veda bile edilmeden bir yetimhaneye bırakılır. Buraya alışmayı ve burada yaşamayı başlangıçta reddetse de zamanla buraya alışır, yeni arkadaşlar edinir. Dünya'nın her yerinden aileler bu yetimhaneye gelip evlat edinmektedir. Diğerleri gibi Jin-hee'nin de kaderi böyle olacaktır ve onun yolculuğu Fransa'da son bulmuştur.

9 yaşındaki bir kız çocuğunun terkedildiğini anladığı an verdiği bildik tepkilerin dışında bu kız çocuğunun yaptıkları, düşündükleri ve söyledikleri gerçekten çok etkileyiciydi. Küçük kız çocuğuna hayat veren minik oyuncunun performansı taktire şayandı. Filmden hiç kopmadan, tek solukta izlediğimiz bu film umarım ülkemizde gösterime girer. Filmin yönetmeni Koreli Ounıe Lecomte'nin de çocukken evlat edinilerek Fransa'ya götürüldüğünü de belirtmeliyim. Filmde yönetmenin hayatından esintileri de görmüş oluyoruz böylece. Yepyeni Bir Hayat, dünyada pek çok ödüle layık görülmüş. Hepsini hakettiğini düşünüyorum.


" Islık Çalmak İstersem, Çalarım " ( Eu Cand Vreau Sa Fluier, Fluier ), bir Romanya - İsveç ortak yapımı film. Islahevinden çıkmasına 7 - 8 gün kalan Silviu'nun bu son günleri çocuğu gibi yetiştirdiği kardeşini İtalya'ya götürmek için geri dönen annesinin gelmesiyle epeyce uzamıştır. Annesiyle yüzleşmesinin ardından aldığı kritik karar her şeyi bir anda değiştiriyor. Aşık olduğu görevliyi rehin alarak kardeşinin orada kalmasını sağlamaya çalışan Sİlviu için zaman giderek daralıyor. Oldukça sürükleyici ve etkileyici bir başrol oyunculuğu. Henüz lise öğrencisi olmasına rağmen çok başarılı bir performans gösteriyor. Yönetmen Florin Şerban'ın ilk filmi olmasına rağmen ödüllere sahip bir film olması en dikkat çekici özelliklerinden bir tanesi.


İsveç'li yazar Stieg Larsson'un " Milenyum Üçlemesi " isimli kitabı tüm dünyada satış rekoru kırmıştı. Yazar 2004 yılında öldüğü için malesef bunu göremedi. Bu üçlemenin Türkçe'ye çevrilen ilk kitabı " Ejderha Dövmeli Kız " ( Man Som Hatar Kavinnor )sinemaya uyarlanmış ve İskandinavya'da izlenme rekoru kırmış. Festival kapsamında seyretme şansı bulduğumuz film tek kelimeyle muhteşem. Film, hapishaneye girmek üzere olan gazeteci ile ona yardımcı olan asosyal, uyumsuz ve dövmeli hacker kızın yıllar önce ortadan kaybolan bir kızın izini sürmelerini, bu sırada ortaya çıkardıkları bir dizi cinayeti ve sonrasında değişen hayatlarını anlatıyor.

Filmde bazı sahneler insanı rahatsız etse de bazı duyguları ve tepkileri anlamamıza yardımcı oluyor. Oyunculuklar çok başarılı. Hikayenin akışı ve sürükleyiciliği harika. 150 dakikalık filmi bir an bile gözünüzü kırpmadan izleyebilirsiniz. Sinemalarda gösterime girerse gişe rekorları kıracağına eminim.


Anlat Şehrazat " ( Ehky Ya Schahrazad ); Mısır yapımı olan film ülkesinde gişe rekorları kırmış ve izleyicilerin favorosi olmayı başarmış. Aldığı ödüller bu başarısının gerçekliğini göstermeye yetiyor açıkçası. Anlat Şehrazat, oldukça cesur ve tartışma yaratacak türden bir film olmuş. Mısır erkeğini, medyanın gücünü ve Mısır toplumundaki yozlaşmayı irdeleyen bir film.

Politik konularda şov programı yapan Hebba, kocasının baskısı ile toplumsal konulara eğilir ve kadın programları yapmaya başlar. Karşılaştığı kadınlar ve onların hikayeleri gerçekten de çok ilginç ve üzücü. Toplumda baskı gören, hor görülen ve aşağılanan kadınların buna karşı çıktıklarında yaşadıkları şeylerin insanı etkilememsi mümkün değil. Trajikomik olan ise Hebba'nın da aslında bu kadınlardan biri olduğunu öğrenmesi. Filmdeki tüm oyunculuklar gerçekten de müthiş. Özellikle de toplumsal bir gerçeği başarılı bir şekilde irdelemesi filmi daha da izlenir bir hale getirmiş.


Ve bizim için festivalin son filmi; " Hücre 211 " ( Celda 211 ). İspanya - Fransa ortak yapımı film 2010 Goya " En İyi Film " ödülü başta olmak üzere toplam 8 dalda ödül aldı. Festivalin en iddialı ve iyi filmlerinden biri bence. Konusuna gelince; Hapishanede gardiyan olarak göreve başlayacak olan Juan Oliver, hapishaneyi tanımak için bir gün önce işe gelir. Hapishanedeki gezi sırasında kafasına düşen beton parçası yüzünden bayılır ve 211 nolu hücreye götürülür. O sırada çıkan ayaklanma nedeniyle orada mahsur kalan Juan, kendine geldiğinde artık mahkumların arasındadır ve hayatta kalmak için o da artık bir mahkum olmak zorundadır.  Gerilim ve şiddet film boyunca maksimum seviyede tutulmuş. Genel olarak kendinizi o hapishanede hissetmemeniz mümkün değil. Verdiği siyasi ve insan hakları ile ilgili mesajlar kesinlikle yerli yerinde ve etkili bir şekilde kullanılmış. Yine nefeslerin tutularak izleneceği bir film çıkmış ortaya.

Birbirinden farklı beş ayrı film. Hepsinin ortak özelliği başarılı oyunculukları ve akıcı hikayeleri. Herkesin muhakkak görmesi gerektiğini düşündüğüm filmler. Artık Hollywood filmlerinden iyice uzaklaşıyoruz eşimle. Umarım festivalde gösterilen bu ve benzeri diğer fimlerin hepsi ülkemizde gösterime girer. Şanslı kişiler sadece festivale bilet alabilen belli sayıdaki insanlar olmasın.

Seyretme şansı bulabilmeniz dileğiyle...


14 Nisan 2010 Çarşamba

Büyük Oyun / A Step İnto The Darkness - Atıl İNAÇ


29. Uluslararası Film Festivali'yle beraber buradaki film yazıları sıklaşmaya başladı. Ama filmler güzel olunca paylaşmamak olmuyor. Yine tercihimiz son zamanlarda olduğu gibi Türk filminden yana oldu. Konusunun ne olduğunu bilmeden gittiğim filmlere bir yenisi eklendi. Peki sonuç? Tek kelimeyle harika...

Yönetmen Atıl İnaç'ın ikinci uzun metrajlı filmi " Büyük Oyun ". İlk filmi " Zincirbozan ". İzlemedim ama ilk fırsatta izleyeceğim. Yapımcılığını Ayfer Özgürel ve Avni Özgürel'in yaptığı film, Irak'taki  savaşın ardından Irak'ta çekilen ender filmlerden bir tanesi. Ağırlıklı Irak - Musul - Erbil dolaylarında çekilen filmin bir kısmı da Urfa - Malatya ve İstanbul'da çekilmiş. Oyuncular arasında tanıdık sanatçılar var ama filmdeki Cennet karakterini canlandıran Suzan Genç, sinema perdesi için oldukça yeni bir yüz. Ama filmdeki performansından sonra onu daha sık göreceğimizi düşünüyorum.

Büyük Oyun, ABD askerlerinin Irak'ı işgal sürecinde direnişçileri yakalamak için operasyon düzenleyerek baskın yaptığı köyde tüm ailesini kaybeden Iraklı Türkmen Cennet'in hikayesini anlatıyor. Köyden ayrılarak başlayan yolculuk, Cennet'i abisini bulmak ümidiyle İstanbul'a kadar getiriyor. Bu yolculuk ve savruluş sırasında Cennet'in yaşadıkları bizlere bazı şeyleri tekrar hatırlatıyor. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmayanların, tutunacak bir umudu olmayanların bazı zamanlarda aslında ne kadar tehlikeli olabileceğini gösteriyor. Çaresizlik, güçsüzlük, yalnızlık, korku, öfke, şiddet, yalan, ölüm, umut, özlem ... Film daha pek çok şeyi anlatıyor aslında bize. Bunlar sadece bir kaç tanesi.

Suzan Genç'e değinmeden geçemeyeceğim. Cennet karakterini çok başarılı bir şekilde canlandırmış. Özellikle yakın plan çekimlerde gözlerindeki dehşet ve korku çok net görülebiliyordu. Cennet'in yaşadıklarını gerçekten yaşamış gibiydi kısacası. Ankara Film Festivali'nde " Umut Veren Yeni Kadın Oyuncu " ödülü alması da başarısının bir göstergesi. Büyük Oyun filmi de ödüllü filmlerimizden. San Fransisco Tiburon Film Festivali, Kerala Uluslararası Film Festivali ve Montreal Film Festivali'nde " En İyi Film " ödüllerini aldı. İstanbul Film Festivali'ndeki gösterimi bir nevi filmin Türkiye'deki prömiyeri oldu.

Güzel ve başarılı işler çıkarmak büyük emek istiyor. Filmin sonunda bu filme verilen emeğin büyüklüğünü daha iyi anlıyor insan. Yaşananlara farklı bir yerden bakılmış filmde. Kesinlikle görmeye ve göstermeye değer olmuş Büyük Oyun.

Seyredebilmeniz dileğiyle...


12 Nisan 2010 Pazartesi

Madeo ( Mother ) - Bong Joon-Ho


Sinemalarda vizyona giren filmlere şöyle bir bakarsak büyük çoğunluğunun Hollywood filmleri olduğunu görüyoruz. Aralarında istisnalar olsa da çoğu birbirinin tekrarı ya da benzeri. Zaten oynayan oyuncular da hemen hemen aynı kişiler. Bir kısır döngü kısacası. Film festivalleriyle bu kısır döngünün çok dışına çıkabiliyoruz neyse ki. Bazen aklımıza gelmeyecek bir ülkenin filmi ya da hiç bilmediğimiz bir oyuncunun performansı bizi kendisine hayran bıraktırıyor. Yazılan senaryolar, çekilen görüntüler, filmlerdeki müzikler... Farklı ve başarılı filmleri görmek mümkün oluyor festivaller sayesinde.

29. Uluslararası İstanbul Film Festivali sayesinde böyle nitelendirebileceğim bir filmi seyretme şansı buldum: Salinui Chueok ( Memories of Murder ) ve Gwoemul ( The Host ) filmleriyle kendisine oldukça sağlam bir yer edinmiş olan yönetmen Bong Joon - Ho'nun 2009 yapımı filmi Madeo ( Mother ). Güney Kore filmlerini seviyorum. Klişelerden uzak, başarılı oyunculuklara sahip ve sıradışı oluyor. Sıkılacağım galiba diye başlayıp nasıl bittiğini anlayamadım diye bitiriyorum filmleri. Genelde filmlerden sonra birkaç dakika yutkunmakla geçiyor. Madeo'yu izlerken de aynen bu düşüncelere sahiptim ve filmin sonuyla beraber biraz duraksadım.

Film, içinde fırtınaların koptuğu ama nedense çok masum ve sakin görünen bir kasabada, zihinsel engelli oğluyla birlikte yaşamaya çalışan bir annenin hikayesini anlatıyor. Kasabada bir cinayet işlenir, polis kolayı seçer, uğraşmaz ve zihinsel engelli çocuğu hapse atar. Bu durumu kabul etmeyen ve gerçeği ispatlamaya çalışan tek kişi ise anne'dir. Büyük bir mücadelenin ortasında ve yapayalnız kalır anne. Madeo, içerisinde dramı, mizahı ve gerilimi bir arada barındırıyor. Aslında bir cinayet filmi. Ama böyle filmlere göre çok duygusal, insanın bazı duygularını dürtüyor, yok sayamıyoruz onları bu filmde. Polisiye bir film ama başroldeki polis değil, oğlunun suçsuzluğu için bir dedektif gibi çalışan anne.

Ve filmin sonu... Son 15 dakika için yazılabilecek ya da söylenebilecek çok şey var. Bildik ve klişe sonlardan olmadığı kesin. İnsanı düşündürmemesi, duygulandırmaması mümkün değil. Aslında filmin sonuyla beraber tekrar filmin başına dönebiliyor insan. Sonuçta bitmiyor Madeo bizim için. Artık biz nasıl bir son uygun görürsek filme, o oluyor filmin sonu. Madeo, baştan başa zeka ürünü bir film. Kim Hye-ja'nın oldukça başarılı oyunculuk performansını da unutmamak lazım tabiki.

Festivalden yolu geçenler çok şanslıydı bu filmi görerek. Yolu geçmeyenlerin umarım seyretme şansı olur Madeo'yu. Üzerine çok şey düşünebilir ve söyleyebilirsiniz çünkü.

Seyredebilmeniz dileğiyle...

6 Nisan 2010 Salı

Emek Sineması Kapanmasın !



İstanbul pek çok sembolleri bulunuyor. Sadece ona has olan ve sadece ona yakışan sembolleri bunlar. Beyoğlu - İstiklal Caddesi de bunlardan birisi. İstiklal Caddesi'nin de ona has ve yakışan sembolleri var. Yeşilçam Sokak'ta bulunan Emek Sineması en önemlilerinden bir tanesi.

Emek Sineması'nın geçmişi 1924 yılına dayanıyor. Tek ve kocaman bir salona sahip sinemasının kapasitesi 875 kişilik. Sinemanın müdavimleri de oldukça fazla. Birçoğumuz için özel bir yeri vardır Emek Sineması'nın. Kimimizi gülümseten kimimizi hüzünlendiren anılarda kendine çok kolay yer bulur Emek Sineması. Sadece İstanbul ve İstanbullular'ın değil neredeyse tüm Türkiye'nin sinema geçmişini barındırıyor bu sinema. Festival filmlerinin olmazsa olmaz yeridir Emek Sineması. Çok önemli sanatçılara, ödüllere ve sinemaseverlere ev sahipliği yapmış özel bir yer Emek Sineması. Adı gibi sinemaya emek ve gönül verenlerindir Emek Sineması.

Son günlerden yıkım çanları onun için çalıyor malesef. Anlamsız bir şekilde yıkılarak yerine alışveriş merkezi yapılmaya karar verilmiş. Her zamanki gibi yıkarak, yok ederek hayatımıza modernizmi ve teknolojiyi katıyoruz. Emek Sineması'nın yapım ve açılış kararı, yıkım ve kapama kararının alındığı kadar kolay alınmamıştır eminim. Bir şeyleri yapmak için  o kadar çok zorlanırken onu yıkmak için hiç zorlanmıyoruz. Geçmişimizi, mirasımızı ve değerlerimizi rahatça yok edebiliyoruz. Buna itiraz edenleri de hemen oracıkta susturup dışarı atıveriyoruz. Evet, Emek Sineması'nın fazlasıyla yıprandığını ve modern sinemaların çok gerisinde kaldığını kabul ediyorum. Ama bu sorunlara çözüm yıkıp yok etmek olmamalı. Orjinaline sadık kalınarak yapılacak bir restorasyon çalışması hem sinemamızı hem de bizleri daha güçlü kılacaktır.

Emek Sineması'nın yaşatılması adına hem sosyal paylaşım sitelerinde hem de bireysel olarak tepkiler gösteriliyor. Birlikten kuvvet doğar misali Emek Sineması'nı ve sinemayı sevenler bir araya gelip çaba gösteriyorlar. İşte bunlardan bir tanesi de Emek Sineması'nı yaşatmak adına Kültür ve Turizm Bakanlığı'na hitaben yazılan dilekçeye imzasını atanların ve atmak isteyenlerin bir araya geldiği http://www.emeksinemasiniyasatalim.org/ web sitesi. Çok kısa bir zaman ayırarak Emek Sineması'nı yaşatmak için siz de bizlere destek olabilirsiniz.

Keşke dememek adına hep birlikte Emek Sineması'nı yaşatalım. Sizleri de aramızda görmek dileğiyle...

21 Mart 2010 Pazar

Anadolu'nun Kayıp Şarkıları


İstanbul'da yaşayan gerçek İstanbul'luların sayısı kaç abaca? Bu kalabalık şehrin nüfusunun ne kadarı Anadolu'dan geldi buraya? Memleketini uzun zamandır kaç kişi görmüyor? Ne kadarımız yöresel türkülerimizi, şarkılarımızı, ağıtlarımızı biliyoruz? Ya da bilmek istiyoruz...

Nezih Ünen ve ekibi uzun zaman önce çıkmışlar yola. Bir minübüs dolusu insan kilometrelerce yol yapmışlar yurdumuzun bir ucundan ötekine, kuzeyinden güneyine kadar. Gördüklerini, yaşadıklarını, duyduklarını ve hissettiklerini kaydetmişler ve kendilerine saklamışlar. 8 yıl sonra, bu projeyi gerçekleştirdiklerinde gördük ve bildik bu saklı hayatları. 2008 yılı yapımı olan belgesel film, 12 Mart'ta vizyona girdi. Oldukça az sayıda sinema salonunda üstelik. Hani biraz sessiz sedasız diyebiliriz. İnternetten biletimizi satın alırken 2 kişiydik, salona gittiğimiz de ise sadece 5. Sanırım kimse Anadolu'nun Kayıp Şarkıları'nı merak etmiyor.

Kalabalık ve koşturmacalarıyla dolu İstanbul ile başlıyor film. Onun bildiğimiz gürültüsü ve renkli görüntüleri çıkıyor karşımıza. Ve sonra birden büyük bir sessizlik. İşte o an anlıyorsunuz ki burası Anadolu. Anadolu'nun pek çok yerini görüyoruz ve onların şarkılarını onlardan dinliyoruz. Bir an için gülüyoruz, bir an için üzülüyoruz ve bir an için de düşünüyoruz. Pek çoğumuza yakın olan, bildik hayatlar, insanlar ve şarkılar bir anda ne kadar uzak kalıyor insana, onları özlemle veya şaşkınlıkla dinliyoruz. Yaklaşık 2 saat süren filmde farklı yerlere gidiyoruz ama malesef filmin sonunda yine bildiğimiz ve içerisinde  yaşadığımız İstanbul'a geri dönüyoruz. Sessizlik bitiyor, gürültü ve karmaşa kaldığı yerden devam ediyor.

Yapılmak istenen, düşünülen şey tek kelimeyle harika ama ortaya çıkan malesef benim için  hayal kırıklığı oldu. Anadolu'nun bu kayıp şarkılarını keşke sadece Anadolu'nun dedelerinden ve ninelerinden dinleyebilseydik. Nezih Ünen'in bu şarkıların üzerine koyduğu kendi müziği bu ahengi fazlasıyla bozmuş. Duymamız gerekenleri  duymamıza engel olmuş. Filmin ana temasının bu kayıp şarkılar olduğunu düşünürsek pek fazla bir şey alamadan çıkmış oluyoruz filmden. Keşke her şeyi akışına bırakabilselermiş diyemeden yapamıyor insan.

Anadolu'nun Kayıp Şarkıları projesinin bundan sonraki çalışmalara bir basamak olduğunu düşünüyorum. Bir sonraki benzer proje daha başarılı olabilir. Unuttuklarımızı hatırlattığı, bilmediklerimizi öğrettiği için yine de görülmeye değer buldum filmi. Vereceğimiz desteklerle daha iyileri her an karşımıza çıkabilir. Filmi izlemeden önce fragmanını izlemenizi tavsiye ederim. O zaman filmi muhakkak görmek isteyeceksiniz. Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz. Filmdeki tüm şarkıları dinleyebileceğiniz albümü bütün müzik marketlerde bulabilirsiniz.

Kayıp şarkıları sizin de bulmanız dileğiyle...

16 Mart 2010 Salı

29. Uluslararası İstanbul Film Festivali

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali bu sene 3-18 Nisan 2010 tarihleri arasında gerçekleşecek. Yapılan açıklamalarda ilk göze çarpan şey, festivale yıllardır ev sahipliği yapan Emek Sineması’nın kapalı olmasından dolayı bu yıl film gösterimlerinde ve etkinliklerde mekan olarak kullanılmayacak olması. Bir mekan değişikliği de Anadolu yakasında var. Bu sene Anadolu yakası gösterimleri Rexx Sineması yerine Kadıköy Sineması'nda yapılacak. Bu sene de dünya sinemasından ünlü yönetmenler ve yıldızlar festivale konuk olarak katılacaklar. Bunlar arasında Jane Birkin de yer alıyor.

Festivalde bu sene hem yeni filmlerin hem de unutulmaz klasiklerin gösterileceği 22 tane bölüm var. Her gece yapılacak olan Akbank Galaları, Uluslararası Yarışma Bölümü, Türk Sineması 2009-2010 Ulusal Yarışma Bölümü, Özel Gösterimler, Dünya Festivalleri’nden, Genç Ustalar, Yıllara Meydan Okuyanlar, NTV Belgesel Kuşağı gibi sinefilleri oldukça heyecanlandıran bölümlerin yanı sıra bu sene İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olması dolayısıyla, İstanbulda geçen ve İstanbul’u konu alan Türk ve yabancı filmlerden oluşan bir seçki de İstanbul:İçeriden Dışarıdan adıyla programa dahil edildi.

Festival kapsamında bu sene 60. Berlin Film Festivali’nde büyük ödül olan Altın Ayı’yı alarak bizi gururlandıran Semih Kaplanoğlu’nun Bal isimli filmini, yine Reha Erdem’in uzun süredir beklenen filmi Kosmos’u, İnan Temelkuran’ın vizyonda çok şans bulamasa da bence gelecek için ümit veren filmi Bornova Bornova’yı, Taylan Biraderler’in Siyad ödüllerine 11 dalda aday olup 5 dalda ödül kazanan filmi Vavien’i, Türk Filmleri Seçkileri adı altında tekrar izleme fırsatı bulacağız. Tabi festival kitapçığını elimize aldıktan sonra Dünya Sineması kapsamında izlenecek filmler listemizin de oldukça kabaracağına eminim. Çünkü bu seneki program gerçekten de çok dolu gözüküyor. Daha ilk incelemede programın ortasına bile gelmeden izlenecek film sayısı şimdiden 15’i geçti. Kitapçığı da inceledikten sonra izlemeye aldığımız filmler listesini tekrar burada paylaşacağım.

Festivalin biletleri 20 Mart Cumartesi günü satışa çıkıyor. Biletler festival gişeleri, İKSV binası ve biletix internet sitesinden temin edilebilir. Festivalle ilgili tüm bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.

2 hafta boyunca Beyoğlu’nda yine tatlı bir koşturmaca yaşayacak. Lades’te sucuklu yumurtalı kahvaltı, film aralarında Nevizade’de bira-patates keyfi, son filmden çıktıktan sonra İstiklal Caddesi’nde bir yorgunluk kahvesi bizlere hayatın sadece çalışmaktan ibaret olmadığını hatırlatıp nefes almamızı sağlayacak diye düşünüyorum.

Bir çok ünlü yönetmenle ve bu yönetmenlerin başka hiçbir yerde göremeyeceğimiz filmleriyle tanışacağımız bu festivalle yolunuzun kesişmesi dileğiyle…

14 Mart 2010 Pazar

3 Günde 3 Türk Filmi ...

Türk filmlerini seyretmeyi seviyorum. Son yıllarda yapılan başarılı yapımlar, Türk sinemasına eşimle birlikte kişisel bir destek vermemizi sağlıyor. Belki sinemaya gitmiyoruz her seferinde ama Dvd'den muhakkak seyrediyoruz bir çoğunu. Bu hafta sonu için de planımızı hafta başından yaptık ve her güne bir film seçtik.


Veda... Zülfü LİVANELİ'nin her senaryosunu yazdığı hem de yönetmenliğini yaptığı, Sinan TUZCU, Serhat Mustafa KILIÇ, Dolunay SOYSERT, Özge ÖPİRİNÇCİ, Burhan GÜVEN, Bartunç AKBABA, Ezgi MOLA, Fikret Kağan OLCAY'ın başrollerini paylaştığı, Salih BOZOK'un anılarından yola çıkılarak hazırlanmış bir ATATÜRK filmi. Filmde karşımıza farklı yaşlardaki dört Atatürk çıkıyor. İlk ikisi oldukça kısa olmasına rağmen özellikle Atatürk'ün 6 - 7 yaşlarındaki dönemi çok başarılı bir şekilde anlatılmış. 14 - 17 yaşlarındaki dönem biraz sönük aktarılmış. Sinan Tuzcu'nun hayat verdiği 25 - 45 yaş dönemi ise filmin büyük bir bölümünü oluşturuyor.

Veda filmi bana çok eksik geldi. Görmeyi beklediğim şeyleri göremedim, havada kalan pek çok şey oldu. Sonra düşündüm, sonuçta bu film Salih Bozok'un anılarından derlenmiş. Tek bir kişinin hatıralarından, düşüncelerinden, hislerinden ve paylaşımlarından oluşuyor. Eksikleri kadar fazlalıkları da var filmin. Bilmediğim bazı şeyleri öğretti film bana belki ama en nihayetinde başarılı bulmadım filmi. En iyisini yapayım derken olmamış. Zorlama sahneler ve oyunculuklar, başarısız animasyonlar, yarım kalan olaylar, izleyiciye olumsuz duygular veren karakterler nedeniyle olmamış. Filmin sonunda Latife Hanım'a ve Salih Bozok'a duyulan güvenin sarsılması nedeniyle olmamış Veda filmi.

Filmin müzikleri de Zülfü Livaneli'ye ait ve gerçekten çok başarılı. Selanik'ten göçe zorlanan Türkler'in kaçış sahnesi ve Fikriye Hanım'ın intihar sahnesi sırasında çalınan müzikler insanı alıp götürmeye ve duygulandırmaya yetiyor. İyi niyetle yapılmış, samimi ve çok emek verilmiş bir film. Keşke daha iyi olabilseydi. Yine de görülmeye  değer. Ulu Önder Atatürk'ü anlatan bir film sonuçta.


Neşeli Hayat... Yılmaz ERDOĞAN'ı pek sevmiyorum açıkçası. Ama hemen hemen bütün filmlerini izledim. BKM Mutfak oyuncularını da " Çok Güzel Hareketler Bunlar " programında ara sıra izliyorum. Güzel ve başarılı bir grup olmuşlar. Sanki ayrı ayrı bir şeyler yapsalar olmayacak gibi geliyor insana. Neşeli Hayat filminde de yine aynı kadro bir arada. Tek fark, filmde başrolde Yılmaz Erdoğan var. Canlandırdığı karakteri çok başarılı oynamış Yılmaz Erdoğan. Bakışlarıyla, ses tonuyla ve duruşuyla tam olarak gösteriyor bize karakterin acizliğini ve başarısızlığını. Filmin konusu ülkemizde yaşanan bir gerçeği de gözler önüne seriyor; kısa yoldan para kazanma derdine düşenler sayesinde kurulan saadet zincirleri.

Büşra Pekin dışında filmdeki diğer oyunculukları başarılı bulmadım. Bu topluluk artık ayrı ayrı bir şeyler yapmalı bence. Zorlama espriler, zorlama bir neşe ve sonunda verilen zorlama mesaj. Keşke herkes eninde sonunda bu filmdeki ana karakter kadar şanslı olabilse. Ama sonuçta bu da bir film değil mi?


Eyyvah Eyvah... Başrollerini Ata DEMİRER ile Demet AKBAĞ'ın paylaştığı film bu hafta sonunun son filmi oldu bizim için. Film, Çanakkale'de Geyikli'de ve İstanbul'da geçiyor. Trakya şivesi ile karşımıza çıkıyor Ata Demirer ve oldukça başarılı. Demet Akbağ ise bıçkın, erkek gibi kadın bar şarkıcısı rolünde. Rolünün hakkını vermiş, çok başarılı buldum filmde. Genel olarak komik bir film, küfür yok. Duygusal bir an yaşarken bir anda gülebileceğiniz bir film olmuş Eyyvah Eyvah. Hani 2 saat şöyle herşeyden uzaklaşıp biraz da güleyim diyorsanız seyredebilirsiniz bu filmi.

Keşke içi daha dolu bir film olsaymış. Senaryosu çok güçlü değil ama oyuncular bu durumu biraz olsun kurtarıyor. Bizde filmin devamı çekilecekmiş hissi uyandırdı. Belki böyle daha iyi olabilir. Filmin şarkısı çok güzel, sözlerini bir de okumak gerekiyor. Trakya insanının sıcak, sevecen ve yardımsever halini gözler önüne sermeyi başardığını da belirtmeliyim.

Üç günde üç Türk filmi... Çok emek veriyoruz iyi bir şeyler yapabilmek için. Bu emeklerin karşılıksız kalmaması adına Türk sinemasına desteğimizi esirgememeliyiz.

Bu destekçilerden birisi olmanız dileğiyle...


15 Şubat 2010 Pazartesi

Cumartesi Filmlerim ( Hayat Var / Precious - Acı Bir Hayat Hikayesi )


Uzun bir süreden sonra ilk kez cumartesi gününü evde geçirme fırsatı buldum. Dışarıda yağan yağmurla beraber günün ilk filmini seyretmeye koyuldum. Tercihimi Mart 2009'da vizyona giren, bu tarihe kadar katıldığı yerli - yabancı pek çok festivalden ödülle dönen ve son olarak da 42. Siyad Ödülleri'nde " En iyi Film " başta olmak üzere 4 ödül birden alan, Reha Erdem'in son filmi " Hayat Var" dan yana kullandım.

Fiilmin başrollerinde Elit İŞCAN, Erdal BEŞİKÇİOĞLU ve Levend YILMAZ yer alıyor. Özellikle Hayat karakterine can veren Elit İşcan'ın oyunculuk performansının muhteşem olduğunu belirtmeliyim. Açıkçası filmdeki en iyi performansı o göstermiş. Film, Dünya'daki acımasızlıklara, adaletsizliklere ve yalnızlığına rağmen yaşamaktan ve umut etmekten vazgeçmeyen  14 yaşındaki Hayat'ın hikayesini anlatıyor bizlere. Ayrılmış anne babası arasında gidip gelen, genelde balıkçılık yapan babası ve yatalak dedesiyle birlikte yaşayan, okulda kabul görmeyen, her yerde ve her şekilde istismara maruz kalan Hayat'ın hikayesini içim fazlasıyla burkularak, bazen iğrenerek bazen de ufak bir tebessümle izledim. Çikolata satın almanın bazen ne kadar ağır bir bedelinin olduğunu, mutluluğun suratımızı boyayan bir rujla elde edilebildiğini, toplumumuzda Hayat gibi kızların var olduğunu ve yine de, her şeye rağmen bir umudun ve bir hayatın var olabileceğini çok güzel bir biçimde göstermeyi başarmış Reha Erdem. Unutmadan, film boyunca çalan şarkılardan özellikle Orhan Gencebay'ın " Seveceksin " ve " Aklım Takıldı " isimli şarkıları çok dikkat çekici ve etkileyici olmuş. Filmin DVD'sini her yerde bulabilirsiniz. Mutlaka bir tane edinmelisiniz.


Ve cumartesi gününün ikinci filmi; Precious - Acı Bir Hayat Hikayesi. 9. Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali olan !f İstanbul kapsamında seyretme fırsatı buldum Precious'u. Sapphire’in “ Push ” isimli romanından sinemaya uyarlanan filmin yapımcılığını dünyaca ünlü show sanatçısı Oprah Winfrey yapmış. 2009 yılında gösterime giren filmin konusu fazlasıyla gerçek ve dramatik. Film, 2009 yılında çeşitli festivallerden ödüller almış. 2010 yılı Oscar'larında " En iyi Film " dahil pek çok kategoride aday gösterildi. 

Precious, 1987 yılında, Harlem' de yaşayan Claireece ‘ Precious ’ Jones isimli 16 yaşındaki obez kızın dramatik hayatını anlatıyor bize. Babası tarafından tecavüze uğrayan, annesi tarafından hem sözel hem de fiziksel olarak şiddete maruz kalan, okuma yazma bilmeyen, babasından 2. çocuğununa hamile kalınca okulundan atılan, sefalet içerisinde yaşayan ama bir şekilde hayata ve çocuklarına tutunma çabası gösteren Precious' un hikayesi aslında bize hiç de yabancı değil. Hepimizin bildiği veya duyduğu ama nedense hiç bir şekilde konuşmaya yanaşmadığı bir hayatı gösteriyor film bize. Başrol oyuncusu Gabourey Sidibe’ın performansı ise tek kelimeyle muhteşem. 2010 yılı Oscar'ın da " En iyi Kadın Oyuncu " kategorisinde aday olması bunun kanıtı olsa gerek. Ülkemizde ne zaman vizyona girer ya da girse bile kaç kişi izler bilmiyorum ama kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum. 16 yaşındaki bir kızın hayal dünyasının onu nasıl ayakta tutabildiğini görmek bile yeterli bir sebep filmi izlemeniz için.

Konularını bilmeden izlediğim her iki filmde de daha çocuk denebilecek yaştaki genç kızların farklı ama acımasız ve dramatik hikayelerini gördüm. Benzer yapıdaki  bu iki filmi üstüste izlemek ruhsal olarak beni boğmuş olsa da herkesin izlemesini tavsiye ediyorum. Hem Hayat hem de Precious aslında hayatımızda, toplumumuzda aramızda yaşamaya ve ayakta durmaya çalışan genç kızlara birer örnek. Bu hikayeleri görmezden gelemeyiz. Ve unutmamalıyız ki " Herkesin iyi yaptığı bir şey vardır. "

Yaşanan bu hikayeleri sizlerin de görmesi dileğiyle...


13 Ocak 2010 Çarşamba

Vavien



Eskiden en çok seyrettiğim Türk filmleri Kemal Sunal filmleri olurdu. Sinemada Türk filmi seyretmek gibi bir alışkanlığım ve o Türk filmlerine inancım yoktu. Oysa artık böyle düşünmüyorum. Türk filmlerine, onları yazan ve yönetenlere, oyuncularına güveniyorum. İzlemekten büyük zevk alıyor, hem yurt içinde hem de yurt dışında elde ettikleri başarılarla övünüyorum.

Son zamanlarda film tercihimi Türk filmlerinden yana kullanıyorum. İşte bu filmlerden biri de Vavien. Engin Günaydın'ın yazıp, Binnur Kaya ile başrolünü paylaştığı ve Taylan Biraderler'in yönetmenliğini üstlendiği, kendi dünyasında geçen bir film Vavien. 18 Aralık'ta sinemalarda gösterime girmesine rağmen pek fazla bir ilgi görmedi. Sanırım bu hafta da gösterimden kalkıyor malesef.

Film kısaca, mutsuz olan kasabalı bir ailenin yaşadığı olayları anlatıyor. Engin Günaydın'da birazcık Avrupa Yakası'ndaki Burhan Altıntop havası olsa da gayet başarılı bir şekilde hayat veriyor Celal karakterine. Karısı rolündeki Binnur Kaya, mükemmel ötesi bir oyunculuk sergiliyor. Bu durumun beni hiç şaşırtmadığını belirtmeliyim. Settar Tanrıöğen'i de unutmamak gerekiyor tabi, özellikle sazını konuşturduğu sahne seyre değerdi. İlker Aksum ve Nedim Suri, filmin diğer dikkat çeken, başarılı oyuncuları idi. Konu açısından çok sıradan görünse de yaşanan olaylar, hissedilen duygular ve gösterilen mekanlar açısından çok fazla bizden bir film olmuş. Kasaba yaşamı, esnaf olmak, mutsuz bir evlilik, ergenlik dönemi serüvenleri, anlamsız bir şekilde başka bir kadına duyulan tutku, ondan vazgeçemeyiş, eşlerden saklanan sırlar, söylenen yalanlar, korkular, yalnızlık o kadar güzel ve doğru bir şekilde anlatılmış ki, filmdeki gerilimi, komediyi ve dramı koltuklarımızda biz de yaşıyoruz. 

Vavien, aslında elektrik ile ilgili bir terim. Ama Fransızca'da zihnin ikilemde kalan hali anlamına geliyor: " Zihin bazen gider bazen de geri gelir. Bazen akıllı olursun bazen de gerizekalı. İşte filmin yansıtmaya çalıştığı asıl şey bu. Filmin görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki'yi tebrik etmek gerekiyor. Film boyunca çok güzel ve etkili kareler yakalamış ve bizlere göstermiş. Ayrıca film boyunca çalan ve filmi tamamlayan müzikler tek kelimeyle harika. Buradan ulaşıp dinleyebilirsiniz.

42. SİYAD Ödülleri’nde “Vavien” uzun metrajlı kurmaca filmlerin değerlendirildiği tüm dallarda adaylık elde edip, “Salkım Hanımın Taneleri” nin ardından 10 yıl sonra bu başarıya ulaşan ilk film oldu. Belki de sadece bu sebepten dolayı seyretmeliyiz Vavien'i.

Güzel ve başarılı bulduğum bu Türk filmini seyretmeniz dileğiyle...

8 Ocak 2010 Cuma

İki Dil Bir Bavul




Son aylarda en çok konuşulan ve karşımıza çıkan konu oldu Türklük - Kürtlük konusu. İstenmeyen olaylar yaşadık ve hala da yaşamaktayız. İşte tam da böyle bir dönemde gösterime girdi İki Dil Bir Bavul belgesel filmi. Film tadında ama ondan çok başka bir şey olmuş aslında. Hani " biri bizi gözetliyor " deseler yeridir filmde.

Şanlıurfa'nın Siverek İlçesi'nin Demirci Köyüne ilk kez atanan, kürtçe bilmeyen, Denizli'li Emre öğretmen ve onun türkçe bilmeyen öğrencilerinin kısa gibi görünen upuzun hikayesini anlatıyor İki Dil Bir Bavul. Ülkemizin eğitim kalitesinin ve imkanlarının yorumsuz ve de gerçekçi durumunu gösteriyor İki Dil Bir Bavul. Doğuda yaşayan çocuklarımızla batıda yaşayan çocuklarımızın terazideki eşitsizliğini sunuyor bizlere İki Dil Bir Bavul. Oralardaki yalnızlığı, fakirliği, umutsuzluğu, çaresizliği ve adaletsizliği yaşatıyor İki Dil Bir Bavul.  Üstelik hiç bir ekleme ya da çıkarma olmadan, kameranın karşısında rol yapmadan, doğal ve olduğu gibi yapıyor bunu. İnanmıyorsanız filmin küçük kahramanı Zülküf'ün (kendi deyimiyle Zilkif'in ) esnemesini uzun uzun izlemelisiniz.

Kuzenimin yaklaşık 3 sene önce tayini Mardin'in bir köyüne çıkmıştı. İlk öğretmenliği tabi, heyecanlı ve istekli. Ama gittiği ilk gün bu heyecanı kaybolmuştu. Okulun hem müdürü hem hademesi hem de öğretmeniydi. Küçücük bir kurşun kalemi 8-10 öğrenci birlikte kullanıyordu. Üstelik ne interneti vardı ne de telefonu çekiyordu. İki Dil Bir Bavul'u seyrettikten sonra kuzenimin neler yaşadığını ve hissettiğini ancak görebildim.

Gerçekler her zaman bizleri mutlu etmiyor, kahramanlıklar sadece filmlerdeki gibi olmuyor, hayat yalnızca bizim için akıp geçmiyor. İki Dil Bir Bavul'u izleyebiliriz defalarca ama oradakileri anlayabilir miyiz, hatırlayabilir miyiz emin değilim. Bu gerçeklere gözlerimizi, kulaklarımızı kapatmayalım artık.

İki Dil Bir Bavul, Adana 16'ncı Altın Koza Film Festivali'nden iki ödülle döndü: Büyük Jüri Yılmaz Güney Ödülü ve SİYAD En İyi Film Ödülü. Daha nice ödüllere... Film artık vizyonda değil ama DVD'sini edinebilirsiniz.

Filmi seyredip paylaşmanız dileğiyle...

6 Ocak 2010 Çarşamba

Fatih Akın - Soul Kitchen



Hepimiz onu " Duvara Karşı " filmiyle tanıdık. Onunla birlikte Adam BOUSDOUKOS, Morıtz BLEIBTREU ve Birol ÜNEL'i tanıdık. Kimimiz beğendi onları kimimiz beğenmedi. Ama sonuçta Almanya'da bir Türk, çok güzel işler yaptı, çok ses getirdi.

Soul Kitchen, bir nevi gerçek bir hikaye aslında. Filmin başrol oyuncusu Adam Bousdoukos, filmin ilham perisi olmuş.Kendisinin bir restaurant'ı varmış ve sevgilisinden ayrılmış. Çok sıradan gibi görünen bu hikaye, yan hikayeler ve gerçekleşen olaylar ile kendini romantik olmaktan çıkarıp komedi filmi haline dönüştürmüş. Ama komedi bizim bildiğimiz ve her zaman güldüğümüz türden değil filmde. İşte bu yüzden Soul Kitchen çok farklı ve seyre değer.

Filmde baş karakter Zinos, sürekli bir şeylerle, birileriyle mücadele halinde. Zaten film başlı başına bir mücadele filmi. Dostları - aşkı korumanın, aile olup yuva kurmanın, güveni ve inancı kaybetmemenin mücadelesinin verildiği bir film Soul Kitchen. Bu mücadele sırasında filmde adeta bir oyuncu rolü üstlenen müzikleri de gözardı etmemek gerekiyor. Hepsinin yeri ve zamanı çok doğru olmuş. 2009 Venedik Film Festivali'nde aldığı Jüri Özel Ödülü de bunların kanıtı olsa gerek. Filmin bizlere büyük ve güzel bir sürprizi de var: Uğur Yücel.

Fatih Akın, bir röportajında Soul Kitchen'ı John Lennon'un şu cümlesiyle tanımlamış: " Hayat, sen başka planlar yaparken başına gelenlerdir. " Film için yapılabilecek en güzel tanımlama ve filmin tek cümlelik özeti olmuş bence.

Soul Kitchen'ı izleyip düşünmeniz dileğiyle...